More

    Felsefi Dünya Görüşünün Ontolojik Hali ile Onun Şartlı Varoluşu

    Platon’un bir sözü var; “Kalabalık-Kitle hiçbir zaman filozof/felsefi olmaz”. Platon ne demek istemişti? Bu sorgulamayı yaparken bu sözün yalın hali doğrulanabilir ve geçerliliği hayli güçlü olduğu kadar, kitleden-kalabalık dan felsefe faaliyetinin çıkamayacağı aşikar. Peki, kitlenin veya kalabalığın dünya görüşü olur mu?

    Her dünya görüşü felsefi olamaz, ancak kitlelerin veya insanların dünya görüşlerini elde edebildikleri durum a priorik geleneksel ezberlere dayalı veya dinsel öğelerden oluşur. Yani her dünya görüşü felsefi olamaz deyince, akla metafiziksel hayatın unsurları devreye girmektedir. Platon’un demek istediğini anlamakla birlikte, bu sözün bugün de bana doğrulanabilir nitelik arz etmesi ilginç gelmektedir.

    Zira Platon’dan hareket edersek:

    Eğer birileri felsefi gerekçelere dayalı bir dünya görüşünün erekselliğinde olmak istiyorsa, öncelikle kendi izan ve aklıyla yüzleşmesi ve onunla bir felsefi sorgulama yapmalıdır. Ona sunulan dünyayı kabul etmek yerine kuşkuculuk ve skepsis/şüpheciliğini faaliyete sokmalıdır. A-priorik dünya görüşü, sorgulanmayan dünyanın halidir. O halde sorgulanan dünya şüpheye mahal olacak bir olgu ve olayları sorgularken, felsefi dünya görüşünün temeli ve gerekçesi de ortaya çıkmaktadır. Sorgulanan âlem/dünya felsefi dünya görüşünün kapılarını aralarken, sorgulanmayan ve akıl dışında olan ve ezbere kabul görmüş dünyanın hali kalabalık dünyanın hali olarak salt bir dünya görüşü ile yetinen dünya ve âlemdir.

    Gerekçelendirilmeyen görüş veya fikir kuşkuyu ve şüpheyi meşru kılar. Ezber fikirler ve fanatik görüşler tartışmaya açık olamazlar: çünkü onların hiçbir şüphesi yoktur. Olmadığı içinde kültürel değişimleri ve devinimleri anlayamazlar. Doğanın yasalarına ters düşerler, dolaysıyla doğayı sevmezler – onu katlederler.

    Tarih bir atölye çalışmasıdır; zira olay ve olguların sebep ve sonuçlarını, onları üreten koşullar ile bu koşulları analize eden kafalar ve elit insanların dünyayı etkiledikleri gibi, insan ve kültür –doğa ilişki ve incelemeleri ile öncelikli olarak bilimin gelişimi de, demokratik aklın serüvenine olan etkisi hayli büyük ve kayda değer olan bu tür/ tüm etkilerdir.

    Platon ve Aristo’nun kilise kuramlarına olan kuvvetli etkisini göz ardı edemeyeceğimiz gibi Kant’ın Alman ve Avrupa’nın aydınlanmasındaki etki gücünü burada ölçmemiz bile mümkün değildir. Hegel’ den Marks’a ve çok sonra 20. yüzyıla damgasını vuran eleştiri kuramın babaları Adorno/Horkeimer ve diğerleri aydınlanmanın akılcı eleştireler ile kuşkuculuğun zirve yaptığı reel sosyalizmin pratik uygulamalarından doğan, yeni anlayış ve sistem arayışları tarihimize ve tarihselliğe yeni sorgulamaları ve felsefi dünyanın felsefi dünya görüşlerinin tartışımını ifade etmektedir.

    Diğer yandan bize mümkün kılınan veya olası olan bilmenin, bilmek olarak felsefenin temel bilimini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu temel tutarlılık içinde oluşan bilmek olgusunun/ olanın bilimini bilmek Aristo için “ilk felsefe” olarak betimlenmişti. Bilmek, ilk felsefe ve felsefenin temel taşıdır.  O halde felsefe tinsel ve akıl/usun iletişim hattı olarak bilmenin yolları olarak bir bilimi teşkil eder. Bilmenin esası ve esası oluşturan bilmek olgusu, egemen/hegemonya ihtiva eden bilgiden öncedir ve öncelikli olmalıdır. Hegemonya esaslı bilgi, felsefi bilgiden uzaktır ve o, a priori özellik taşır. Sorgulanan tinsel bilginin ve yanı sıra usun önermelerinden sorgulamaya geçen esaslı bilginin, bilmek- ve eleştiriye mazhar oluşu, demokratik aklın gelişimini önceller. Yani fikirler ve düşünceler kutsal değil tartışılabilir önermelerden oluşan mantık zaviyesinin olanakları içinde her düşünce sorgulanabilir olmalıdır. Diğer anlam ve bağlamda fikirler ve düşünceler saygı konusu olamazlar. Fikre saygı, fikrin tek ve teklik esasından tek ve faşizan anlayışa ve tutumlara sürekler insanı. Fikirler değişime uğrar ve insanı değiştiren onun değişen fikir ve düşünceleridir. Dogmatik aklın girdabında kalan her kişi ve kurum kaçınılmaz son olan, sonlu hayatın raflarında ömür çürütür ancak.

    Ne gerekli o halde?

    Eğer felsefi bir sorumluluk veya ödev varsa, o da felsefi antropolojiyi canlandırmak olacaktır. Kültür ve insan özünü oluşturan esasın varlığını ve olanın olmak olan insanın, antropolojik öyküsünü yeniden değerlendirmek ve sorgulamak olacaktır.

    Antropolojik felsefe; Tarih, Felsefe, Psikoloji /Psikanaliz, Etnoloji, Sosyoloji ve Coğrafya ile onun jeolojik ve kültürel öyküsünü tümden önemser. Bu felsefi inceleme alanı felsefenin temel bilimlerle olan temel bilimini oluşturur.

    Demek ki felsefi dünya görüşü kitlesel olamaz, zira herkes felsefi değil, geleneksel düşün alanından kurtulmuş değildir. Kalabalığın kendisi filozof değildir. Ama bir filozof, kalabalığı ve onun mekânsal zamanını etkiler.

    Dünya görüşü kendilik bilinci ile vardır, ancak felsefi dünya görüşü birçok zahmetli düşünsel jimnastik hareketlerinden oluşan ve tesadüflerden değil, operatif düşünsel bağlamların hareketi ile ortaya çıkar. Bu durum dolaysıyla bir zorunluluk sonucu var olabilen bir oluştur. Kendilik bilincinin gerçekleştirimi bir şeyi kendi için ve kendi için olanın ise bir şey olarak görür veya algılar. Karşılıklılık bilinci veya karşılıklı gerçek hem kendisi olma ve hem de diğeri için var olandır. Bir nevi Sein (OLMAK)’dan Werden’e (OLMAKTA OLAN /OLUŞ) geçişin ve bir süreklilik olarak yapısal bir akılcılık meselesinde mantıksal bilimin devreye girdiği negasyonun negasyonu -eleştirinin eleştirisi ile bir oluş söz konusudur. Sürekli bir diyalektik hareketin bütünselliğinde öznenin, nesne ile bir bütünlük oluşturması gibi. Nesne olmadan veya görülmeden öznenin inşası mümkün değildir. Özne ve nesne bir bağlamın sonucu ortaya çıkar. Hareket ve bütünsellik bir bağlam içinde kopuk değil birbirini etkileyen olay veya olgulardır.

    Dünya görüşü nesnel olguya göre şekillenir ancak felsefi görüş bunun eleştirisidir ve belki de ona içkin olarak gelişen usun yeniden farklı bir şekilde gerçekten yeniden doğmasıdır.

    Bir bakıma doğa felsefesi sonrası en belirgin soru ontoloji meselesi sorusudur. Aristo’nun üç temel varlık betimlemesi eserinde belirttiği (Meta-metafizik) doğa sonrası konu olan Ontoloji problemidir. Betimlemede gördüğümüz varlık çeşitlerini a) fiili halde olan varlıklar b) imkân dâhilin de olan varlıklar ve c) kendi amacını kendinde taşıyan varlıklar. Felsefenin temel alanı olan ontolojiyi merkeze yerleştiren N. Hartmann dir. Yeni ontoloji tanımlanmasında var olan varlık iki tarzda var olandır. Zaman ve mekânda olan varlık ile ideal dünyada var olan ise gerçek olmayan varlık, değerler meselesi olarak ele alabiliriz. Zaman ve mekân anorganik bir varlık olarak tanımlanırken tinsel ve psişik varlık ise organik varlık olarak değerlendirebiliriz. Tinsel olan bir çağın zihniyeti ve ruhsal olan ise kişiseldir. Yani kişisel olan psikolojiye olan bir yolculuğa tekabül etmektedir.

    Felsefi görüşün varlığı var olan ile ilgili bir hareket başlatmaktır. Var olana ilişkin bir diskura başlamaktır.  İzah ve açıklamadan çok sorgulanan ve öze doğru bir süreklilikte vuku bulan çok farklı oluşların bir arada bulunmasından ötürü varlık sürekli değişen bir dinamik olarak karşımızda durur. Koşullu felsefi görüşün varlığı ontolojinin özüne dokunarak hareket etmektir. Ta ki kendilik bilincinin kendi ve diğeri için oluşturduğu gerçeği bulana kadar- ki bu da geçicidir, zira çağdan çağa değişen tinsel özellikler söz konusudur.



    Yazılar

    Yazılar