More

    Şiddet Bir Sonuç Hani Öncesi!

    Urfa ve Maraş’taki okul saldırıları önemli bir toplumsal sorunun can yakıcı sonucuyla öne çıkmasına yol açtı. Sıcağı sıcağına yapılan “üzüntü” açıklamaları, duygusal yorumlar sorunun gerçek anlamda irdelenmesinin önüne geçti. Bu boyutta olmasa dahi her gün sokakta, okul bahçesinde, koridorda dahası sınıflarda itişip-kakışmaktan çok öteye bir şiddet sarmalını görüyor yaşıyorduk. Özellikle yetkililerin “münferit” saydığı bu olgular/olaylar güvenlik yetersizliğine dayandırılarak top taca atılıyor, sorumlularda işin içinden çoğu zaman sıyrılmış sayılıyorlardı. Sorunun köklü ve sosyolojik nedenleriyle pek ilgilenilmiyordu.

    Oysa sosyal çürümenin bir boyutu olarak eğitim-öğretime dolayısıyla okullara yansıyan zorbalık/şiddet, sadece bir “güvenlik sorunu” olarak ele alınamayacak bir sorunsaldı. Öğretmen ve yönetici boyutuyla, eğitim izlencesiyle, sokak ve dış etkenler yönüyle karmaşık bir etkileşim. Bu öngörüden uzak, toplumsal derinliği olmayan popülist söylem ikiyüzlülüğüyle, kolaya kaçan gerekçelendirmelerle şiddet sarmalı göz ardı edildi/ediliyor.

    Bakanlık ve devlet yetkililerinin yanında kimi muhalif çevrenin de konunun “bam teli” nden uzak “çözüm” arayışları trajikomik açıklama ve görüntülerle halka bir sus payı olarak boca edilerek toplumsal öfke dindirilmeye çalışıldı. Zaten çok hızla değişen gündem sorunun da soğumasına, ikincil plana itilmesine yol açmakta. Yine de bir eğitimci ve yurttaş sorumluluğuyla toplumsal sorunlarımızın önemli bir ayağını –temel düzlemini- oluşturan eğitim sorunsalını gündemde tutma çabası önemli diye değerlendiriyorum.

    Şiddet sadece bir “asayiş” sorunu mu? Toplumsal baskı yoğunlaşmış, toplumsal şiddet yükselmiş, yoksulluk dayanılmaz boyutlara ulaşmış, korku ve çaresizlik yaygınlaşmış; güven duygusu bütün ülkede hızla azalmakta. Okullarımızı da bu tablodan bağımsız/ayrı düşünemeyiz. Güven yuvası olması gereken okullar tedirginlik duyulan, korkulan alanlara dönüşmüş. Böylesi koşullar ve ortam sağlıklı eğitim-öğretimi besleyip geliştiremez, yok eder.

    Konuya yetişkinlerden belki de öğretmen adaylarından, yöneticilerden ve öğretmen yetiştiren okullarla bu okulların izlencesine öncelik vererek bakmak doğru başlangıç olacaktır. Öğretmen yetiştiren kurumların sayısını çoğaltmak yerine niteliğe ve içeriğe önem vermek, ayrıca gereksinime göre öğretmen yetiştirmek önemli bir ilke olmalıyken bunu esnetip dahası çığırından çıkarıp onları atamamak ve yüzbinlerce diplomalı işsiz yaratmak sorunun önemli bir yanı. Bu akademik ve sosyolojik çalışmadan sonra şu maddeler anlam kazanabilir:

    Okullarda ek hizmet bağlamında çalışanlar asgari düzeyde de olsa eğitimbiliminden yararlandırıldıktan sonra göreve kabul edilmeli!

    Kolluk güçleri yerine okullara psikolojik danışman/rehber öğretmen ve sağlık görevlileri yerleştirilmeli!

    Temel eğitim tamamen ücretsiz ve erişilebilir olmalı!

    Sanat ve spor ağırlıklı dersler çoğaltılarak desteklenip güçlendirilmeli! Buna bağlı kurulacak kulüplerle okul içi ve okullar arası spor ve sosyal/kültürel etkileşim sağlanmalı!

    Öğretmenin mesleki saygınlığı ve karar süreçlerindeki etkisi/rolü güçlendirilmeli!

    Eğitim sistemi piyasacı ve sınav merkezci/rekabetçi anlayıştan arındırılmalı, öğrenciler “yarış atı” olmaktan kurtarılmalı!

    Yoksulluğu azaltacak eşitlikçi uygulamalar, ücretsiz beslenme ve destek birimleri geliştirilmeli!

    Öğretmenin ekonomik-kültürel ve sosyal konumu her yönüyle güçlendirilmeli!

    Yanı sıra eğitimi kamusal-bilimsel-eşitlikçi-laik-dogmalardan uzak bir düzlemde yeniden kurmak, daha doğrusu bunu yeğlemek bir başlangıç olacaktır.

    Öncelikle bütün ülkede yaygınlaşan korku iklimini küçük çocuklardan uzak tutmak bir yetişkin tavrı ve devlet aklının gereği görülmeli. Bilimsel, kamucu, eşitlikçi, laik, demokratik eğitim anlayışı bunu gerektirir. Korku ile yetişen çocukların doğal olarak savunmacı ve giderek şiddet eğilimi içinde olacağı bilimsel bir saptama. Ayrıca korku ortamında sevgi/saygı da yeşerip büyüyemez. Sadece giriş-çıkışları kontrol ederek gelen-gidene rehberlik edecek pedagojik anlamda donanımlı bir görevli, nöbetçi öğrenciyle uyumlu çalışmak için yeterli görülmeli. Polis-jandarma gibi güvenlikçi bir yaklaşım yerine sevgi/saygıyı önceleyen öğrenci-öğretmen-yönetici-veli/okul aile birliği uyumu okula ve çevreye yansımalı. Bu durum güveni de sağlar, okul ortamını da hoş tutar.

    Sorunun MEB öncülüğünde yürütülen temel eğitim-öğretim anlayışıyla çok ilgili diye düşünüyorum. Başta şiddet olmak üzere eğitimin temel sorunsalına yaklaşım, MEB’i sorgulamadan yapılamaz. Eğitim-öğretim izlencelerinden, yöneticilere ve ne yazık ki yaygın bir “öğretmen” ağıyla okullarda sürdürülen uygulamalar her gün yeni olumsuzluklarla gözümüze batırılarak sürdürülmekte! Liyakat/yeterlilik yoksunu, bilimsel akıl ve pedagojik formasyondan uzak kadrolar dayatmalarla eğitimle oynarken… Devlet/MEB, öğretmenlerin mesleki saygınlığını bir yandan aşındırarak vakıf adı altında tarikat/cemaat bağlantılı oluşumlarla protokoller yaparken… Bu orta çağ temsilcisi yapılanmalar “at oynatıp” bilimsel/laik eğitime darbe üstüne darbe vururken… Dinci yayınlar ve şahsiyetler okullarda baş tacı edilirken sunum ve söyleşilerle öğrencilere biçim verirken… Cumhuriyetçi, kamucu/halkçı-laik-demokratik-eşitlikçi elbette karma ve erişilebilir parasız eğitimi savunan gerçek öğretmenin itibarı tartışmaya açılırken…

    Ve buraya sığmayacak sayısız örnek/olumsuzluk yaşanırken, eğitim alanları birer çöküntüye dönüştürülürken MEB sorgulanmayacak da yoksul, sevgiden payını alamamış, öfke ve kin saçan bir iklimde yaşamak zorunda bırakılmış, milyona yakın sayılarıyla MESEM üzerinden “Beceri Eğitimi” adıyla ucuz işgücü olarak sömürülen, eğitimden uzak bırakılan, suça itilmiş çaresiz çocuklar mı sorgulanacak da sorun çözülecek!

    Yazılar

    Yazılar