Hegel’den Freud’a yeniden bir dönüş:
(Tinin Fenomenolojisi’nden) – esinlenerek: “toplumsal olarak halkın içinde geçerli olan ahlaki durum ve güvenin kendisi, kendilik bilincinde soyut moment de oluşmuş değildir. Daher temel soru tin ve olmak’ın (Geist und Seın) birliği henüz sağlanmış değildir ve kendi için ve tininde var olmayandır ve genel bir tin olmaktan çıkmıştır dolayısıyla:”(sayfa 237 3. Paragraf); “… ya da kendilik bilinci henüz mutluluğa ulaşmadı, töresel öz halkın tinine ulaşmış değildir ve gözlemlendiği ölçüde kendini gerçekleştirmiş bir tin/ruh henüz kendinde soyut bir özellik taşır”; (sayfa 237, paragraf 25).
Freud için ‘bilinç’ ve ‘üst- bilinç’, ‘ben’ ve ‘üst- ben’(ego ve süperego) temel alınarak sonuçlar elde edilir. Ben’in üzerinde gerçekleşmiş bir ‘üst -ben’ bir nevi üst tinsel aygıt ve iktidarı vardır: Üst-yapısal organlar toplumun sivil organlarına rota çizendir.
Genellikle iktidar ve iktidar koşulları öznenin iradesine karşıymış gibi yapılandırılır ve bir nevi öznenin dışında olan iktidar, objektif yanı ile geneli kapsayan bir özelliğe sahiptir. Genel bir varlık olarak öznenin yeniden üretimini sağlayan objektif genel durum, öznenin oluşumunu ve iradesini sağlama alan, ancak öznenin iktidar karşısındaki masumiyeti-savunmasızlık hali, özneye içkin bir durum değildir. İnsanın-kişinin yaratmadığı ya da üretmediği, ancak ona yönelik savunmasızlık hali ile var olmak için iktidara olan bağımlılığı ve onun koşullarında yaşama tutunması nasıl açıklanabilir. Anlaşılıyor ki iktidarı benimsemek ve onaylamak, o kadar kolay bir süreç değildir. Diğer yönüyle akla şu soru gelebilir:
Toplumsal iktidar gücünün nasıl olup da dönüşüm sağlayarak, gücünü koruyabilirken, diğer yandan da toplumsallığın ve biçimlerinin sınırlandırılabildiğine ilişkin düzenlemelerin ruhsal yapıya olan etkilerini ve ruhun derinliklerinde var olan arzu ve özlemlerin bütününde konum alan, ruhun yeniden tayin edilip, genel olarak öznenin oluşumunu sınırlayan bir özelliğe kavuşmaktadır?
Freud, abartılmış vicdan ile öz suçlamayı, melankolinin ya da depresyonun veya hüznün bir kanıtı olarak görürken, aslında tamamlanmamış hüznün koşulu, abartılmış suçlamanın (üst-ben koşutunda var olan vicdan korkuya dayandığı için öz vicdan ve hür vicdanla alakası yoktur dolaysıyla) ve dolaysıyla problemin berrak çözümünde patolojik davranışlar hali öznenin yalın gerçeğini inkâra götürmektedir. Özne öz bilincinden yoksun olarak tinin genel halinden söz etse de soyut bir duruşla mutsuz bir bilincin salt şikâyet eden ve süreksiz laf cambazlığına mecbur kalır. Bilinçaltının durdurulamaz bu histerik durumu siyasi arenada halkın edinmek istediği tinden de pek yoksundur.
Özneyi temellendiren melankolinin, tamamlanmamış ve çözümlenemez bir hüzne işaret ettiğini söylersek, pek kolaya kaçmış olmam. Sevginin dışta bırakılması, öznenin gizli olan mutsuzluğunu açığa çıkarır. Melankoli, objeye değil, özneye yapışır, onu arar. Ancak bu hüzün –melankoli, öznenin sınırlarını da çizer, ama çözmez. Özne kaybettiği şey üzerine düşünemediği veya sorgulayamadığı için, söz konusu yas veya kayıp, öznenin- kişinin döngüselliklerini aşan ve sınırlayan bir ihtiva içerir. Kayıp, bir dışta kalma olayıdır. Bu durum kişiyi hem hayata kavuşturur, hem de onu yok etmekle tehdit eder.
Hegel bağlamında düşünüldüğünde, kişi kendinin engellenişine katılan, kendine özgü kimliğini oluşturan, kendine köstek olan, arzularını bloke eden, karşıt hamlelerde bulunan kişi bir bakıma mutsuz varlığın en yalın halini kanıtlamaktadır.
Gayet tabii sevginin reddi pek çeşitlidir. Ancak toplumsal var oluş için, olabilme ve oluşum için sevginin reddi neye yol açar? Melankoliye bağımlı veya ona müptela olmuş bir toplumun, özneyi ve kendine içkin sevgi üretiminin olabilirliği söz konusu değilse, özneyi –bireyi yaratamaz. Hüzne özlem duyma ve sevememiş olmak, öznenin yazgısını ne hale getirir. Hegel’in dediği “kaybın kaybı”, öznenin kendisini fark edememesi ile bilinmezliği oluşturan sevginin dışta kalması, kişi için varlık koşullarının yetersizliği, sevginin kendi olanağında olamaması hali, özneyi rafa kaldırabilir.
“Öz bilinç”-in özgürlüğü Hegel’in felsefi devinimlerinin en az ele alınan konulardan biri olarak görülebilir. Efendilik ve kölelikle ilgili bölümünün muhtelif yerlerinde, özellikle konunun sonlarına doğru, özgürlüğün özköleleşmeye doğru evrildiğini açıkça belirttiğinden, Hegel’in özbilinç kavramı bu bağlamda pek isabetli olduğu halde, en az bir içerikte ele alınmış hali, felsefe hareketi açısından bir sorgulamayı gerektirdiğini düşünmekteyim.
Hegel’in tanımladığı özköleleştirmenin yer değiştirmesi (permütasyon) bedeni inkara, küçük düşürme, ya da etik talebin en alt seviyede yer alması bir gereklilikmiş gibi anlaşılıyor: Ancak özgürlüğü tanımasıyla birlikte özneyi saran “dehşet” aynı anda etik normların üretilmesine ve kölenin yaşamının bedensel koşullarının ve onurunun çiğnenmesine yol açar gibi görünür.
Bu bağlamda “Mutsuz Bilinç” bedensel kimlik olarak özköleleşme ile kendi kendini dayatan etik emirlerin formülasyonu arasında bir ilişki hasıl olur. Bu formülasyon Nietzsche’nin ‘Ahlakın Soy Kütüğü’ adlı eserinde Hegelyancı kavramla iz düşüm gösteren, “mutsuz bilinç”-teki özköleleştirme figürü ile Nietzsche’nin ahlaklı vicdan “adamı” arasında bir paralellik sezmekteyim.
Bir bakıma “…bu özgürlük dürtüsü zorla saklı kılındı….bu geriye itilmiş, baskı altına alınmış, içe hapsedilmiş olarak, öfkesini kendisinden çıkaran, özgürlük içgüdüsü; bu ve yalnızca budur başlangıcındaki kara vicdan.”
Kendisini hiçe sayan, hiçin yaptığı şey gibi, dışkılama işlevi ve nihayetinde bir dışkı gibi niteleyen bu bilinç, kendisini etkili bedensel işlev ve görevlere indirger. Kendini çile doldurmaya ve açlığı önceleyen bu mutsuz bilinç, tüketimin hazlarından uzak kalarak, dışkılamayı ertelemeyi ve öteleyebileceğini düşünür. Bu çile ve sıra dışı tutumlar, kendini kurban edişinde bir somut örnek olarak, tiksinilen bilinç olarak, kendini öz cezalandırmanın dönüşlü patolojik köklerine iter. Ancak bu süreç Freud’a atfen bir yeni düzenleme olarak bilinçdışı ile vuku bulur.
Efendinin kurduğu iktidar kendisini bağlar diyemeyiz sadece. Zira köle olan da bu iktidarın oluşumunda yer alandır. O halde salt ve sadece iktidar, etik düzlemde sorumlu değildir: kölede bu iktidarın varlığından aynı oranda sorumludur. Diğer yandan vicdan hepimizi özne yapar, Öznenin vicdanı toplumsal iktidarın bir başka boyutunu gösterir. İdeolojik aygıtın içinde bazen yıkıcı ve işlevsiz bir vicdan yapılanması söz konusudur. Ancak vicdan, Balzac’ın dediği gibi inatçıdır ve bir gün mutlaka zaferi o kazanır. Her özne de bu vicdan etrafında döner, ona bakar ve onu kendisine bazen rehber edinebilir. Sorgulanan vicdan, mutsuz bilinç öznesinde yer alan, kendini hiçe sayma meselesini de çözer, Ancak farkındalık bilinci ile öz bilinç ve saygı oluşumu gene öznenin işi olmaktadır.
Yazarın Son Yazıları
- Diyalektik, Eleştiri Sanatıdır: Negatif Diyalektik Eleştirinin Eleştirisidir
- Mutsuz ve Kendilik Bilinci
- Bilimsel Felsefenin Kökensel ve Öznel Durumu
- İNANMANIN SAF HALİ VEYA İÇYÜZÜ (G. W. F. HEGEL)
- SERMAYENİN HEGEMONİK NİTELİĞİ İLE SAF ÖZNENİN ELEŞTİRİSİ
- LAİKLİK NEDEN KARIN DOYURUR?
- EMPERYALİZMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ
- ARTI-DEĞER VE İNSAN /İNSANİ ARTI-DEĞER
- DİLSEL YETKİNLİK VE TRANSANDANTALLİK
- İNSANA İÇKİN, ANCAK TRANSENDENTAL / A PRİORİ SÜREÇLER VE KAVRAMLARA GÖZLEM NOTLARI