Belli ki antropoloji hakkında bir şeyler kaleme alırken önce insan denilen ‘varlık’ı tanımak lazım gelir: Neyi, nasıl anlar, yapar, üretir ve hangi problemi çözer, ama nasıl yönelir o veya bu probleme- bu varlık olan insan? Problem bilinci ve ona duyduğu sorumluluk ya da payının ne olduğunu bilmek pek de kolay olamasa gerek. Ancak problem ve sorunu çözme tarzı ve yöntemleri ile düşünce tarzının insanda nasıl oluştuğunu sorduğumuzda insan dediğimiz varlık, özellikle ülkemizde pek fazla çeşitlilik gösteriyor.
‘UTANMA’ duygusu/kavramı insanı yargılama ve kategorize etmek için kullanılan araca dönüştürüldükten sonra kişinin yaşam seviyesi ve kültürel olguya göre de bu kavramın işleyişi ve işlevselliği de farklılıklar içinde ele alınmaktadır. Utanç kavramı bir hukuk alanında ele alınıp yargılanmayı gerektirdiği gibi güncel hayatın pratiğinde farklı sonuçlara yol açtığında hukuk meselesinde daha evrensel olmak gerektiği de aşikârdır.
Günümüzde antropoloji, sosyoloji kadar yayılmış olmamasına rağmen antropoloji gittikçe çekim merkezi oluşturmaktadır. Zorunlu olmayan koşullarda antropolojinin önem kazanması genç kuşakların ilgi alanının odak noktasına yerleşiyor olması insanı ve kültürünü yeniden ele almak bir şanstır.
Harikulade bir durum olarak, ben de antropolojiyi direk tanımlayıp betimlemek yerine insanı ve insana dair her olguya yabancı olmamak adına yol çıkıyorum. Antropolojiyi tanımlamak kolay olsa da aslında içeriği ve tarihselliği zorunlu kılan bir bakış açısı ile yola çıktığınızda insanın kompleks hâlleri, yaşam tarzı ve ürettiği kültürel her türlü maddi veya geleneksel manalar üzerinde kazanılan anlam bütünlükleri ile vuku bulan, bugünkü insan ve yaşamı hakkında uzun yorumlar yapmak gereği duymak insana dair olan her tür özelliğini anlamak istersiniz.
Antropolojiyi insan bilimi olarak tanımladığınızda insanın varlık tarzı ve olmaya yönelik geliştirdiği var olabilme mücadelesi içinde yarattığı uygarlıkların tarihsellik kazanan çağların, bugüne nasıl gelindiğini anlamak ve analize etmek antropolojinin temel alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Sosyal-kültürel antropolojinin en önemli kavramı kültürdür; zira yazılarımda da bu kavrama yönelik betimlerim yer almaktadır.
Kültür yaşanılan olandır her halükarda; dolaysıyla kültür, kalıcılığı beraberinde getirirken buna özgü olan diğer bir kavram da gelenek meselesidir. Gelenekler ve manalar hatta efsane içerikli anlatımlar güncelliğin kültürel tutumlarını açıklayabilir. Antropolojiye göre, bir açıdan uygarlık kavramı ile kültür bir izdüşüm içine girmektedir. Buna göre kültürsüz toplum olmayacağına göre kültürsüz insan da yoktur. Bu bağlamda öne çıkan kültür; bir tarzı, yani insanın çevresi ile olan ilişkisini ve onunla nasıl baş edebildiğini, yaşamını sürekli kılan araç ve gereçlerle neyi üretip donandığını anlamayı bir değerler sistematiğinin dışına çıkarak yapamazsınız.
İnsanı anlama ve tanımlama her vakit mümkün olmadığında, bazen anlaşılmayan yönlerini açığa çıkarmak felsefi yaklaşımı gerektiriyor olmak birlikte psikoloji sahasında insan farklı bir analize mecbur kılınmaktadır. Dolaysıyla psikoloji, ama öncelikle sosyoloji ve entnografya, antropoloji için vazgeçilmez disiplinler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kültür insana özgü olduğu kadar kişisellikten koparak genelleşen bir bütün olarak süreklilik kazanır. Yani bir toplum, topluca bir karar alarak kültür üretmez. İnsandan insana uzanan her ses ve el yeti beceri veya biraz da tecrübeye dayanmayan apriori edinimler, kültür kavramına ve insanı anlamaya dönük özelliklerdir. Ancak apriori değil de insani edinimlerin hayata yönelik veya hayatla baş edebilmek için geliştirdiği-ürettiği araç ve gereçlerin bir aktarım sonucu kuşaklararası ilişkiyi bağlayan âdetler ve normların konulması sosyolojik bir durum yaratığı gerçeğini kavrarken, psikoloji de insanın bu yöndeki haz ve enerjisini nasıl motive ettiğinin bilinci ile uğraşır. Arzu bilincinin varlığı dolayısıyla insanın biyolojik libidinal enerjisinin yaşama bıraktığı kalıcı bir iz olarak insan hikâyesinin varlık meselesi ile bütünleştiği için felsefenin konusu ve zaviyesinde olabilmektedir. Zira insanı harekete geçiren şey ihtiyaç değil arzularıdır. Arzular hayal ve umutlarımızla buluştuğunda yaşamı yeniden canlı kılar ve bir fotosentez gibi yeniden filizlenir. Bu korelasyonda/bağlamda utanma his/duygusunun bir göreceli mekanizma olarak görürsek arzularımıza dönüp kişisel sorgulama ve sorumluluk alıp hayal ve umutlarımıza daha gerçekçi ve içten sarılabiliriz. Utanma hissinin olması gereken ve insanın etik ve özgürlük yolculuğunda insanın en temel kaynağıdır. Arzu, bilinç ve utangaçlık olgusu bir kültürün içinde yoğrularak gelen vicdani sorumluluğu da beraberinde getirir. Utanç ise işlenmiş ve sorgulanmamış bir eylemin sonunda duyulan ama sonucuna katlanılmayan bir durumdur. Utanma duygusundan yoksun olduğunuzda utanç içinde olduğunuzun farkında bile olamazsanız. Doğal korku gibi doğal utanma duygusu gerekli ve elzemdir. Bunu kaybeden kişiler-topluluklar fitne-fesat ve dedi kodu/iftiralar içinde boğuldukları gibi haset ve kıskançlık kıskacından da kurtulamazlar. Bu insanın insani olmasını ve olgunlaşmasını engeller. Odipus kompleksin cenderesinde kutulamayan büyük ama yetişkin olamayan insanlar sorgulamadan inananlar hiçbir şekilde akılcı ve etik olamazlar. Bu komplekste yuvarlanan ergenler aşırılıklar içinde, sınır tanımadan insan haysiyeti ile iyi oynarlar, çünkü kendileri hala olgunlaşamamışlardır. Sevgiden yoksun ve sevmeyi bilmeyen insanların aşkı da bozuk ve hileli olur, zira diğerlerine danışarak hareket ederler. Fala ve fincana gider ve öylece iç seslerine –(Daimon) danışmadan harekete geçerler. Çürümenin önlenemez olduğu toplumlarda insanların utanç içinde yaşadıklarının farkında bile olamadıkları için vicdanlarını başkalarına teslim ederler. Kullanışlı fitne fesat ve iftiralar insanın sosyolojik varlığını fevkalade bir sorun haline dönüşmüştür. Dedikodu ile tatmin olan toplumlar bilim ve sanat üretemezler. Vicdanları kendi çıkarlarına göre çalışır. Çelişmeler ve paradoksal hayatın en cazibeli haline dönüşen insanlar birbirlerine gerçek dışı hazlar satmaya başlarlar. Toplumsal çürümenin bu denli ve derinden hüviyetleri yok edeceğine pek kani olamazken, insanın bunu dahi düşünememesi, beni kuşkulara itmektedir. İnsanın varlığı mümkün mü –bu böyle devam ederse? Demokrasi nasıl mümkün olur ki? Bu haset ve iftiralar dünyasında yaşamak nasıl gerçekçi olur? İftira yapan ve yayan ve buna inanan tipler vicdani olabilirler mi? Utanma ve vicdani hislerini kaybedenler yazarlık, şairliklerinden ve kültür işlerinden feragat etmelidirler. Yazarlık ve şairlik etik olmayı gerektirir. Bu özelliklerden yoksunsalar bıraksınlar bu tür faaliyetleri- bu yetişkin olamayan insancıklar, Antropolojik bir çerçeveden olay ve olguları değerlendirdiğimizde insanın ümitleri, arzuları, hayalleri ve istekleri diğer bir ötekine, canlıya ve insana zarar vermeden gerçekleştirmesi gerekir. Hayata saygı duyarak ve bu gezegende var olmak önemli ve onursal bir özellik ise, onurla yaşamayı yeğlemeliyiz. Dedikodunun hakim olduğu bir toplumda antropolojinin hali vay haline demek kalıyor artık.
Yazarın Son Yazıları
- Aydınlanma Diyalektiği: Aydınlanamamanın Kanıtı mı?
- Antropoloji ve Kültürel İnsan
- Asgari Moral ve BOP Bağlamında İsrail’in Varoluşsal Hali
- Felsefi Dünya Görüşünün Ontolojik Hali ile Onun Şartlı Varoluşu
- Psikoloji ve Metafizik: Dünyevileşen İnsan
- Diyalektik, Eleştiri Sanatıdır: Negatif Diyalektik Eleştirinin Eleştirisidir
- Mutsuz ve Kendilik Bilinci
- Bilimsel Felsefenin Kökensel ve Öznel Durumu
- İNANMANIN SAF HALİ VEYA İÇYÜZÜ (G. W. F. HEGEL)
- SERMAYENİN HEGEMONİK NİTELİĞİ İLE SAF ÖZNENİN ELEŞTİRİSİ