More

    Diyalektik, Eleştiri Sanatıdır: Negatif Diyalektik Eleştirinin Eleştirisidir

    (Kapitalizm ve Emperyalizmin Negasyonu)

    Bir bakıma negatif diyalektiği, yaşanılanın objesi olarak öncelik kazanırken, süjenin yorumuna maruz kalan, ancak yaşanılanın bir kuramı veya bir teorisi durumuna düşmek gibi gizemli bir yasası vardır.

    Bu bağlamda teoride yaşanılanı anlamak ve anlatabilmek için bir yansıtma ve akıl yürütme, soru sorma veya soru bağlamında sorgulamak dediğimiz yansıtmanın bir diğer benzer örneğini sanat hayatında izlemek mümkündür. Görsel sanatlarda örneğin sinema, tiyatro ve resim-  vs. de öne çıkan bir meselenin toplumsal ve sosyal olayın anlaşılmasını sağlayan dilin yansımasında ve biçiminde çekirdek konunun anlaşılmasını kolaylaştıran verinin gözler önüne gelmesi, insanı yeniden düşündürür. Düşüncenin arkasındaki çekirdek duygunun bir veri olarak ortaya çıkmasının aydınlatıcı bir özelliği vardır dolaysıyla.

    Kritiğin kritiği olarak ortaya atılan eleştirel söylem tez -anti tez ve sentez  formülünü yeniden değerlendirmek gerekir. Zira aydınlanmacı temellere oturtulan ilerlemeci pozitivist yaklaşım insanlığı alametler ve felaketler içine soktuğunu söyleyebiliriz.

    Sürekli ilerleyen ancak onun sunduğu kültür yapılanması içinde yaratılan olanaklar zinciri ile kültür endüstrisinin egemenliğinde demokratik eleştiri mekanizması oluşturmaktan çok, onun ticari kar[L1]   ve pay edinimini gerektiren, tekelci beşeri sermayeye kurban edilen eğlence ve kültür endüstrisinin oluşumu, kendini var eden köklü eleştirel sanat olayından çok, sanatsal olgudan uzaklaşarak, pazar ekonomisinin kar mantığına terk edilmesidir.

    Kapitalist pozitivist durum ile onun aşılabilir olduğunu, ‘su götürmez’ bir gerçek olarak Marksist bakış ve anlayışın bir tezi ve yasası olarak, bundan tarihsellik kazanmış toplumun da sosyalist bir bilinç kazanması gerektiğinin pozitivizmini ve aydınlanmacı diyalektiğin bir yanılsaması olabilir mi?

    Aslında kapitalizmin azgınlaşan özelliği ile insanın azgınlaşmış hali birbirinden ayrılmaz içkinlikte yer alıyor. Zira kapitalizmi ve onun koşullarında yaşayan insan en asgari morali elde tutmak için pek çok kez çaba sarf etmek zorundadır. En asgari moral değeri ile ortaya çıkan insan, değer bilgisini yaratarak var olması onu daha şanslı kılar. Değer bilgisi emekle olur veya yeniden kendini var etmenin etik çerçevesini konumlandırarak üretim sahasında var olur. Üretim,  yaratıcı aklın farkındalığı ile oluşan değer bilgisi bir bakıma değerler manzumesi olacak insanın var oluşunu bir değer ve değerli konumundan ötürü diğeri ile kurduğu ilişki ile gelişecektir.  Değerler, doğa ile insanı birbirinden uzaklaştıran değil, bütünleştiren bir sistem dışılıkla oluşan tutumlar içinde gelişir. Yabancılaşmanın en yaygın olarak belirdiği kapitalist üretim tarz ve ilişkisinde insanın değer bilgisine olan ihtiyaç bilincini bilinçte kaybeder. Zira sistem ihtiyaçtan çok dürtü ve içgüdüsel olanın hâkim kılınmasını sağlayan araçlara sahiptir. Mesele sisteme karşı anti- sistemsel eleştirinin geliştirilmesi meselesidir. Eleştirel diyalektiğin özü ve anlamı anti sistem teorisi oluşturmasıdır.

    Dürtü ve içgüdü odaklı oluşmuş ekonominin çarklarının durdurulması kaçınılmazdır. Bu hem çevre ve hem de yerkürenin ekolojik dengesinin korunması içinde kaçınılmazdır.  

    Aksi durumda büyük çevre ve ekolojik felaketler kapı eşiğinde durmaktadır.  İnsan dürtülerinin az çok akılcı ve rasyonel, ancak tutkuları ile var olan insanın kendini bir birey olarak var etmenin hazzını sanatsal edinimleri ile varlık olabilme sanatını edinmişse, sevgi ve gönül /Eros yara almadan hayat üretmeye devam edebilir.

    Erosun sancılarına dönüşmeyecek formda yaşanılmasını sağlayacak ve bu dönüşümle bir değer bilgisi olarak hayata ve onun üretimini sağlayacak insan ütopyalarına -sanatsal düzeyde sergilenmişine ihtiyaç vardır. O halde dürtüsel bozukluk yaşayan insan, kapitalizmin en çirkin yanını yaşamaktadır. Onu böyle var eden koşulların farkında olabilmesi için gölgesini tanımlayabilme özgürlüğüne kavuşmasından geçiyor. Zincirlerini kırmak için gölgesini görmelidir önce.

    Homo-Sapienin tarihselliği elbette önemli ve kayda değerdir. Onun en ağır açmazı dürtü iken, var eden de bu dürtülerdir. Ancak bu Homo- Sapien ayağa kalkmak ve yeniden ve anti-sistemsel düşünmek zorundadır.

    Çünkü, insan sevme yetisini kaybettikçe, daha az sever duruma düştü. Az ve tam sevemeyen, hiçbir şey üretemez.  Kapitalist içgüdüsel hareketin her şeyi paranın akışı içinde insanı öyle manipüle edebildi ki, her şeyin ölçüsü para ile ölçülebilir hale getirdi. Sevgi yıkımı insanın yıkımıdır. İnsan böylece bu içgüdüsel hareketin içinde kayboldu. Aslında gönlü yaralandı. Yani her lüksü tadabilen insan, sonuç itibarı ile ağır bedeller ödüyor. Adeta yaşamın bir bedeli var demek isteniyor; oysa yaşam kutsaldır ve insan onuru ayaklar altına alınamaz betimlemesini hatırlatmak mı gerekiyor. Zira insan korkularından arındırılacaktı, ama bu da gerçekleşemedi. Aydınlanma hareketinin doğurduğu sonuçlar kapitalist sürecin işleyişi ile doğru bir orantı vermektedir.

    Savaşlar ve virüslerle insanlığı teslim almak istiyor emperyalist kapitalist sistem:

    Karanlığın ve sözde aydınlanmış dünyanın gölgesinde kalan kitlelerin, (Platon; “gölgesinden korkan insan, zincirlenmiş olduğunun farkında değil….”)  gerçek ve hakiki dünyayı yaratma konusunda epeyce zayıf kalan insanın, hakiki dünyayı yaratabilme olasılığını ancak gerçek yetisi olan ‘sevgi ve gönül’ü yeniden kazanabilmesine bağlıdır. Söz konusu olan var olan koşulları eleştirirken sunulacak olanın da ne demek olacağını bilmek önemlidir.  Sevgi olmadan, yüreksiz bir devrim veya yol mümkün değildir.

    Dürtüsellik salt insana haiz değildir. Her canlı türünde var olan bu özellik, insana ulaştığında maksimal sınırsızlık içinde patolojik bir olguya dönüşmektedir. Bu patolojik sistem, kapitalizmdir ve onun korunması için global faşizmi üretecek kadar güçlü ve yenilmez makyavelist- narsist sistemin ürünü olan insanın, kendisine ve dünyaya yabancılaşması kaçınılmaz bir sonuçtur.  Azgın dürtülerin yarattığı bağımlılık ile narsist siste, narsist insan üretir. Irkçılık ve insan düşmanı bir sistemin temelden sorgulanması vazgeçilmez olmalıdır. Filistin’den İran’a ve güncel olan bu haksız savaş da Epsteincı sapık yönetimlerin altında insanlık tehdit altındadır. Emperyalist saldırının global faşizmi, şirketlerin çıkarları üzerinden gelişmektedir. Asıl ABD de olması gereken rejim değişikliği bu global faşizmi durdurabilir. Rejimin ABD de değişmesi için Abraham Lincon ve G. Waşington geleneğinin yeniden tesis edilmesi gerekir. ABD Kapitalizminin kontrolü ve denetimi için demokratik ilkelerin ve kurumların işleyişi yeniden ele alınmalıdır. Bu narsist, sapık ve patolojik ahlak bozuntuları yüzünden ortaya çıkan anti-insan hali epeyce endişe vericidir. 

    Herhalde hukukun üstünlüğünü sağlayan kurum ve kuruluşlar değerler olgusundan uzaklaştı, diyebiliriz. Hukuk, yerleşen dürtüsel kapitalizmi ne kadar denetleyebilir. Devleti oluşturan kurumlar bu mantık içinde oluşan ekonomiyi denetlemek gibi bir yükümlülükleri olmalı ki demokratik ekonomi/kamu ekonomisi uygulanabilsin.

    Büyük ticari tekel ve tröstler kazançlarından ne kadarını devlete ödüyorlar? Emekçilerin üretimden gelen güçlerini demokratik ekonomik sisteme dönüştürmeleri gerekli olduğu kadar, savaşların durdurulması içinde gerekli bir unsurdur.  Kapitalizmin sunduğu kültür endüstrisinin egemenliğinde oluşan kültürel özdeşlik, kapitalizmin aşılmasını değil, onun pekişmesine yol açmaktadır. Zira bu sistem bireyi var eden değil, onu elimine eden bir sistemdir. Mal –eşyanın markalarına özdeşlik kuran onun şaşalı eğlence, kar ve parasının aşkı ile yürüyen kitleler, birer insan olduklarını bilincini kaybediyorlar.  Bu özdeşlik, narsizme kapı aralamaktadır.  Bireyin bağımsız gelişimini engeller ve bireyin eridiği bir yerde demokrasi ve demokratik iletişim ile eleştirinin olasılığı yoktur.

    Düşünemeyen, sevgi ve dayanışmadan yoksun bir insan, insanlığından oluyor. Aşağılanıyor. Sevgisini kaybediyor ve kendine ve ötekine de yabancılaşıyor. Patolojik ve nevrotik rahatsızlıklarla boğuşan insan, uykusunu kaybediyor, huzursuz bir varlık oluyor. Bu huzursuzluk, onun sanat yapma ve birey olma azmini kırarken, ezilenin içinde ezen ve ezilen bir varlığa dönüşmesidir söz konusu olan burada.

    O halde Adorno’nun teorik yaklaşımı anti- sistemsel teoridir dediğimizde şimdi daha net anlaşılmaktadır ki, kapitalizm negatif diyalektik çerçevesinde ele alındığında daha farklı bir açının söz konusu olduğunu görmekteyiz.

    Bu bağlamda Anti-Sistem düşüncesi pozitivist diyalektik konseptini gereksiz değil, ancak yetersiz bulan eleştirel teorinin yanıldığı noktalar dışında eleştirel düşüncenin gelişimini maddi olguların dışında görmediğim için ona  sempati ile bakıyorum.

    Marks’ın büyük teorisinde tanımlanan a-kümülatif   kapitalist ekonominin çarkları artı değer, değiş tokuş ve kullanım değeri taşıyan malın bir emek ve değer bilgisi ile oluştuğunu ve bu değerin emekteki etik değerin ölçümü ise siyasal devletin sosyal işlevine bağlıdır.

    Bir bakıma kendine özgü eleştirinin bir mantığı olarak ‘eleştirinin eleştirisi’ olarak yani eleştirel diyalektik; negatif diyalektik olarak insanın yeniden bir başka açıdan kendini görme, asgari düzeyde neye uğradığını sorgulayabilme yetisini kazanabilmesi için var olan olayların yansımasını gözden geçirmek zorundadır.   

    Yazılar

    Yazılar