Bazı hazlar sınırlı ve zorunludur. Tarihsel olan en temel güdüler doyurulan ve beklenti halinde var olan duyular ise umut içinde var olma zorunluluğunu dayatır.
Kökensel ve en derin tarihsel güdü açlık, insan için vazgeçilmez ve ertelenemez olandır. Aşkın içinde olup tat alamayan veya aşk tadını yaşamayan insan nitelikli olmasa da göreceli bir hayat yaşayabilir. Ancak daha kökensel ve derin olan açlık güdüsü ertelenemez olduğu için, insan faaliyette bulunduğu araç ve gereçlerin özgülünde üretim ilişkisini doğurur; bu konumda insan üretmeden yaşayamaz ve aşk ise onun bir gelecek yaratması için en geçerli ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Gıdayı alabilmesi için onu üretmesi gerekir. Bir çaba insan için ümit edebilmenin umudu yaratıcılık özelliğinden gelir. İnsan yaratıcıdır, zira Homo- Sapien den gelen hayatta kalabilme yetisi günümüzde insanın yaratıcılığını ve temel güdülerini kültürel konuma kavuşturarak, üretim tarzını ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda tarz ve ilişki diye betimlediğimiz üretim tarz ve ilişkisi, insanın ümit edebilmesini sağlayan ögeler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Açlığın tıp literatüründe-kaynaklarında betimlenebilmesi zor: aşkın ise eksik ve tamamlanmamış hali, hazzı yerine getirmek isteyen birey için güçlü bir istencin ve bir emeğin sarf edilebilir olması ile tanımlanabilen ve yerine getirilememiş durumunda ise psikanalizin devreye girdiğini biliyoruz.
Bu acı ve gerçekleşememiş eksiklik insanı psikolojik psikanalize götürür. Açlık ve aşkın eksikliğinin endişesi insanı soylu davranışlardan uzaklaştırır. Nezaket ve insani sevgi gösterimi pek problemli hale geldiği zaman, biliniz ki insan bu iki meseleden ötürü acı ve ıstırap çekiyor demektir. Libodonun daraltılmışlığı, aşkın kültürel ve estetik alandan çıkmış olmasına zemin hazırlar. Aşk gittikçe ümit ilkesinden çıkıp, açlık kategorisinin içine sokularak yer aldığından, eros gerçekten zulme uğrar duruma düşmekten kendini alı koyamaz- maalesef.
Bilinçte yer alan güdü bilinci, homo-sapien bilinci ile örtüşmüyor. Homo –Sapien bu güdülerinde başlangıçta bilinçdışı içinde idi. Fakat insanlaşma süreci ustalaştıkça sanatsal halde sunulan aşk tanımlamaları ve içerik olarak sanat yolu ile anlatılan aşk, roman ve sinema filmlerinde oluşan genel resimler aşkın istenilen arzu içinde, umut edilen halde değil, var olan ihtiyaç ilkesi çerçevesinde yaşanmakta olduğunu ve insanın bu alanda henüz pek ustalaşamadığını da bize göstermektedir. Bir bakıma umudun paradoksu derken, aslında insanın edindiği verilerinin paradoksu söz konusu olan burada.
İdealist Alman şairi Schiller der ki; dünya işlerinin “açlık ve aşkla” yürüdüğünü söylerken, açlığı birinci ve aşkı ise ikinci sıraya koymuştu. Bu durum tespiti hangi sorunların ivedilikle ele alınması gerektiğini bize hem Marksist ekonomi politiği ve hem de psikanaliz kuramının Freudçu kanadı pekiyi bir destek sunar konumdadır.
Güdüler kaskatı olmadığı gibi, onu taşıyan insan da kaskatı olmaz. Hiçbir şey sonsuz, egomuz da dâhil buna, ebediyen olmuş bitmiş tamamlanmış değildir. Dolaysıyla tutkuların ve güdülerin yeni ereksellik içinde var olması bir bakıma paradoksal olsa da bir ümit ilkesinin devinimi içinde değişen ve dönüşüm içinde var olan temel güdüler tarihsel ontolojik özellik taşıyor olması, insanın kök-insan olduğunu açıklamadığı gibi, ümidin varlığı, güdülerin ontolojik kültürelliğin içinde varlıklarını sürdürdükleri oranda, insan halinin anlaşılır ve bunu bize kristalize ettiğini göstermektedir.
Tarihsel insan varlığından beri bir kök-insandan üremiş değildir: zira bir kaya güvercinin evcilleştirilmesi zaman ve süreç gerektirdiğini söylersek, insan için aynı kuralın geçerli olduğunu ileri sürmemiz mümkün değildir.
İnsan tutku ve güdülerinden ötürü vahşi hayvan ve bitkileri evcilleştirerek umuda ümit katmış olabilir, ancak bazı süslü köpeklerin evcilleşmesi söz konusu bile değilken, onların birer aile üyesi olarak zemin bulması, umudun bir paradoksuna dönüşerek insanın insana uzak durması ve insanın vahşileşme sürecine de hizmet etmekte oluğunu son veriler ışığında ileri sürebilirim.
Toplumsallaşmak yerine egonun totaliter özellikleri, örneğin narsist bozukluk, umut etme ilkesinden uzaklaşan insanın psişik hali ile pek sorgulanabilir hale dönüşmektedir.
Paradoksal /çelişkili olan umudun edilgenliği gerekçe olarak görülemez olduğunu ifade edersek, gerçekleşemeyecek umut için söz konusu edilebilecek koşulların olanaksızlığında, umut zorun değil veya bir zorlanma ile olası hale gelmesi söz konusu edilemez oluşu, umudun paradoksal içeriğini ve içselliğini kabule götüren onun köktenci- hayalperestliğe yer veremeyeceğini göstermektedir.
Umut fundamentalist hayalperestliğe yer vermez. Zira Marksist diyalektik durumda umut, üretim tarz ve ilişkisinin içinde yer alan insanın yaşadığı veya yaşantıladığı tecrübe ve verilere göre şekillenen kültürel üretim ve tarzının bir yaşam tarzına dönüştüğünü ve dolaysıyla insanın ümit edebilmesi için bilinçli ve bilinçsiz umudu ayırt edebilmesi gerekir öncelikle.
Duygularına sahip çıkmak ve onların sorumluluğunu veya denetimini sağlayıp bilinçli umut edenler, güçlü ve vurdumduymaz değiller. Bunu tersi ise duygu ve gözlemlerinde bihaber olan insan, hayalperest ve duygu denetiminden uzak, açlık ve aşk meselelerinde olması gereken rolünde olamaz.
Yaşamaya ve yetişmeye yeten bir yetişkin olarak insan yetileri ile umut edendir. Olgun bir olgusallık da insan, tutku ve güdülerini izleyen ve ihtiyaçlarına göre gerçekçi hedefleri belirleyen ve belirsizliği ortadan kaldıran dır.
Yaşamın kaynağında sevgi ve umut vardır. Eros vardır ve bilgi vardır; ama bir de cesaret vardır: Filozof Spinoza’nın deyimi ile “direnme gücü” vardır. Her tür baskı ve zor koşullara rağmen insan, direnen bir türsel varlık olarak yaşamda kalma arzu ve istencini üreterek var olabileceğini kanıtlayarak bir özgüven kazanmıştır. Bu bağlamda insan tarihsel ontolojik varlığını büyük ölçüde direnme gücü sayesinde kazandığı özgüven olgusundan elde etmektedir.
İnsan bir bilinçdışı varlık olarak bilincine taşıdığı her düş ve rüyasını analiz ederek yaşarsa, niteliksel bir sorgulama ve günlük hayatın izlencelerini çok daha rahat anlayacaktır.
Bilinçdışı kapalı değildir, o her an bir senaryo çizer ve ona göre hayal eder ve ümit egoyu kırar yani egonun narsistik yanını örseler. Ümit bilinçli olduğu kadar bilinçdışı bir düşün serüveninde canlı bir şekilde yaşanmasını olası kılan, insanın uzağında olanı yakınlaştıran bir duygu duyumu ve eylemini gerekli hale getiren bilinçli yanı ile bir öznellik içindedir. Öznellik içinde var olan öznenin var oluşunda hâsıl olan canlı bir var olma hali, işte bu ümit eylemidir. Umudun çare olduğu an içinde insanın çözümsellik yanı ve bu yöndeki çabası ile var olması, onu daha insani kılıyor. İnsan umut ile değişir ve değiştirir.
“Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır” ifadesi büyük devrimci Atatürk’ü devrime ve ilaveten insanı Umut Devrimine sevk etmiştir.
21. yüzyılın bir umut devrimini yaratacak nitelikte olmasını yürekten arzu ediyorum.
Yazarın Son Yazıları
- Umut Etmenin ve İlkesinin Paradoksu
- Diojen (Diogenes) Kulübesinden / Fıçısından Dünyaya- Âleme Seslenişi
- Diyalektik Esasın İnsana Olan Yansımaları
- Felsefenin Felsefesi: Aklın Bilgisinden Deneyimsel Bilgiye
- Ontolojik Zorunluluk ile İnsanın Özgürlükle Olan Açmazı
- Eleştiri Gelecek Zamana Rota Verir
- Aydınlanma Diyalektiği: Aydınlanamamanın Kanıtı mı?
- Antropoloji ve Kültürel İnsan
- Asgari Moral ve BOP Bağlamında İsrail’in Varoluşsal Hali
- Felsefi Dünya Görüşünün Ontolojik Hali ile Onun Şartlı Varoluşu