More

    Psikoloji ve Metafizik: Dünyevileşen İnsan

    Karşıtlıkların içinde uyum bir bütünlük, karşıtlıklar kabul edildiğinde söz konusudur. Doğu ve batı felsefesi karşıtlıklar oluşturur. Doğu felsefesi denildiğinde hangi doğudan bahsederiz acaba? Örneğin Çin us tarihi metafiziksel mi? Çin düşüncesi metafizik eğilimli değildir, bilimsel çizgide psikoloji bilimin tüm ruhsal aygıtları ile ilgili olduğunu düşünmekteyim. Dolaysıyla Çin batının psikolojik aygıtları ile pek ilintilendirilemez bir olgu ortaya koymaktadır. Buna ilişkin bir Çin tekniği vardır ki (Wu Wei) bunun kendine içkin yanı ile uygulayabilme olasılığımız pek yoktur. Zira bu bir başka kavmin- kültürün özelliği olarak yüksek bir pratik veri ve tecrübeye sahip olmak gerektiğini belirtmem gerekir. Bu teknik ego ile evren ilişkisini ele alır ve ego’nun batı tarzı ego’dan stilinden ayrılması da kaçınılmaz bir hakikattir. Wu Wei tekniği mutlak olarak metafizikten bağımsız olarak tinsel bir deneyimdir. İster Batı ve Doğu olsun teknik ve yaşam anı olgulara hitap eder. Ego’nun yapısı ve gelişim özellikleri ise farklılık gösterir. Genel bir tanımlama ile ifade edersek, evreni kabullenmek ve diğer unsur olan egoyu ve ondan meydana gelen çatışkıyı /çelişkiyi de kabul etmek gibi zorunluluk söz konusudur. Bu durum insanın dünyevileşmesinin ilk adımıdır. Dünyevileşen insan tanrı ve din ilişkisini görse de, dogmatik değil, sorgulama esasına göre hareket eder. Dinlerin dünyevileşmesi din özgürlüğü olarak metafiziksel raftan doğanın içinde olan insanla özgüsel bir yaratım olarak yeni bir ivme kazanır duruma erişir. Dünyevileşen din, insanın özgürlükle olan bağını koparmak yerine onu kalıcı olarak metafizikten de bağımsız kılar. İnsan ve din ilişkisi bir özgürlük platformunda dünyevileşen insan dini de dünyevileştirir.     

    Hatta dinsel olgunun kendisi de henüz dünyevi olabilmesini sağlayan durum onun metafizikten uzak durmasıdır. Dünyevileşemeyen insan dinde metafiziksel bir bütünlükte kalır. Dünyevi olmayan insan, özgürlük için veya ‘dünya malı için’ canını feda etmez, ama paradoksal olarak ona yenik düşer. Maddi olgunun mana oluşturduğu dünyevi durum bile kavranılmak istenmez. Öteki olarak veya araçsal olan maddi durum müzelik bile olmaz. Gelip geçicidir her maddi durum ve madde. ‘Yalan dünya’ olarak betimlenen hayat için bir mana üretilmez. Sorumluluk bilinci, bilinç dünyasının doğa ile oluşturduğu, doğaya olan sorumluluk ise stabil olmayan kısa ve geçicidir. ‘Yalan dünya ve fani dünya’ anlayışı gelip geçici hayatların doğuş ve bitişi ile açıklanırken egonun kendi içsel dünyasıyla da bir müzakeresi vardır. Ölmek tabii olduğu kadar olması gerekendir. Çünkü ölmek ve ölmeye inanmak zorundayız. Ölme inancı dünyevileşen insanın dünya ve yerküredeki azmini ve arzularını veya ızdıraplarına katlanabilmesinin yeğene itki gücü ölme bilincine olan sadakatıdır. Yeni nesil insan ölmek bilincini yok etmek gayretine düştükçe daha da kazmalaşıyor –kaba ve vahşet saçmaktadır. Gittikçe zombileşiyor. Doğayı yok ediyor. İnsanlığa öyle bir çelme atıyor ki dini de dünyevi olmaktan çıkartıyor. İşte insanlığın farkında olmadığı nokta da budur. 

    Zira asıl hesap- kitap, bilinçdışında ve kutsal metinlerde yer alan öteki dünya vurgusu. Ondan dolayı ‘dünya yanmış banane’ iması pek duyulur olur. Dolaysıyla devrimler veya dönüşümler doğuda ateşlense de batıda oluşurlar. Devrim kavramı batı felsefe tarihinin konusudur. Doğu felsefesinde kavramın kendisi ve özgül ağırlığı farklılık gösterir. Doğuda yaşam insana bir lütuf dur. Yaşam verilendir. Batıda veya batılı insanın kabullenişten anladığı ise “Yaşa ve yaşamana izin ver” 

    Mutsuzluğun köklerini kendi benliğinde arayan insan, evren ve doğa ile bir ikilem içine düşüyor. Bu esaslı durum batı insanı için bir çatma ve çelişki oluşturmaktadır.  

    Doğu insanı ise doğayı olduğu gibi kabul eder, ancak onu tanımaktan da uzak durur. Doğanın yapısal ve coğrafi durum ve şekilleri (dağları ve ovaları) hakkında türküleri vardır. Bu batıda pek nadirdir. Bu ikilem onu doğaya sevdalı ve doğanın yenilmez kutsal bir varlık anlaşılmasına neden olmaktadır. Diğer yandan doğu felsefesi batı felsefesi değildir; Descartes, Berkeley, Hegel gibi diğer metafizikçiler de bulduğumuz nesnel, doğaötesi hikmetlerin zihinsel araştırmasıyla bir ilginin kurulması söz konusu bile değildir.

    Bundan ötürü doğuya içkin olan insanın, nesnel gerçeğin tanınmasından çok, psikolojik bir yaşantının simgesi olarak psikolojiye ihtiyacı olmaz. Doğu dinlerin araştırma konusu yapılabilme arzusu da çoktan geçersiz bir durum teşkil etmektedir. Egonun evrenle kurduğu ilişki batı insanı için farklı öznellikte durur.

    Gustav Jung’un özbilinçliliğin her insanda farklı boyutlarda geliştiğini söylemesi ve bazı insanlarda ise gelişemediği için ilkel insanın doğayla gizemli ilişkisi ise birçok saplantı arasında bilinçaltı güçlerinin etkisinde kalarak gerçek yaşantı ile düş dünyası arasında bir ayrım yapamaz duruma düşebilirler. Böylece bu tür insanlar egonun bağımsızlığını yaşamalıdırlar. Yani her halükarda her insan egosuyla yüzleşirken ne kadar egolu olması gerektiğini iyi hesap etmelidir ve hatta bazen ve bazı hallerde egosundan vazgeçebileceğini bile iyice düşünebilmelidir. Metafizikten bağımsız insan dünyevileştikçe, tinsel deneyimlerini mutlak hakikat olarak değil, kendine özgü hakikatiyle buluşması olarak, egosu ile yüz yüze gelebilmesidir. 

    Psikolojik deneyim ve yoruma açık analizlerle insan yerkürenin kıymetini bilerek, üretken varlık ve yaratıcı ruhun /beynin bir tezahürü olarak bağımsız ve özgür bir birey veya kişilik deneyiminin sonucunda, öte yandan sorgulayabilme yetisini de kazanmış olur. Bu bağlamda ki insan dünyevileşmiş seküler insandır. Seküler insan metafizik’e bağımlı değil bağımsız, ama ona nefretle yaklaşmaz; onunla tinsel boyut da bir iletişim içindedir. Bu deneyim psikolojik bir deneyimdir ve dolaysıyla metafiziksel değil dünyevileşen insanın en somut özelliğidir.  

    Yazılar

    Yazılar