More

    SURİYE’NİN GİRDABI HTŞ VE SDG

    Suriye’de yaşanan güncel gelişmeler birçok tartışmanın fitilini ateşledi. İki Amerikancı gücün birbiriyle çatışması ve ABD’nin uzun yıllardır beslediği bölücü terörü, BOP’un Suriye ayağı olan SDG’yi “satması”, emperyalizm açısından bir tarz ya da daha doğru bir ifadeyle taktiksel bir değişikliğe işaret ediyor. Trump’ın Venezuela’nın meşru başkanı Maduro’yu kaçırdıktan sonra “sıra İran’da” demesi ve İran halkını “rejimi” yıkmak üzere sokağa çağırması bu hedefi açıkça ortaya koymuştu. Oysa biz bu çağrıdan çok daha önce, ulusal ve uluslararası bazı gelişmeler ışığında ABD’nin planının İran’ı bölmek ve en azından güçsüzleştirmek olduğunu biliyorduk. Bu süreçte ayrılıkçı terör örgütlerini kullanacağı, uzun yıllardır besleyip büyüttüğü PKK/PYD/YPG/PJAK gibi yapıları sahaya süreceği en akla yatkın senaryoydu. Ancak tırlar dolusu silah yığdığı SDG’yi bir gecede niçin yalnız bıraktı ve daha da önemlisi neden HTŞ’yi tercih etti?

    İran’da beklediği vandalizmi ve saldırganlığı bulamayan ABD, İran’a doğrudan müdahale edebileceği uygun bir konjonktür de yakalayamadı. Dolayısıyla önce İran’ın bölgedeki gücünü kırmak adına; selefi, radikal İslamcı ve en önemlisi Şiilere karşı savaşacak Sünni, merkezi bir devlet inşa etmek gerekiyordu. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın X (Twitter) paylaşımında, sanki yıllardır bölmeye çalıştıkları Suriye değilmiş gibi, Suriye’nin birliğini ve tam entegrasyonu savunduklarını ilan etmesi boşuna değildir. Sahada da gördüğümüz üzere hem bölgeyi daha rahat sömürmek hem de daha “nitelikli bir piyon” yaratmak için HTŞ’yi tercih ettiklerini bu sözlerle teyit etmiş oldular. Aynı zamanda HTŞ ile SDG arasında imzalanan Ateşkes ve Tam Entegrasyon Anlaşması, SDG’nin kontrolündeki tüm enerji sahalarının da HTŞ’ye devrini öngörüyordu. Suriye Petrol Şirketi’nin (SPC) İcra Direktörü Yusuf Kablavi, Deyrizor’daki en büyük petrol sahasını işleten Shell’in çekileceğini ve bölgeye ABD’li şirketlerin yatırım yapacağını açıkladı. Böylece Suriye’de hem askerî varlıklarını sürdürecekleri hem de yeraltı kaynaklarını sömürecekleri fiili bir manda düzeni kurmuş oldular.

    Rudaw’ın haberine göre İran’a bağlı Irak merkezli Haşdi Şabi, HTŞ’ye karşı “Kürtleri savunacağını” ilan etti. Suriye sınırına konuşlandıklarına dair teyitsiz bilgiler de sosyal medyada dolaşıyor. Ancak HTŞ’nin mezhep ayrılıkları üzerinden İran’ın Irak’taki etkisini, hatta doğrudan Irak’ı ve Lübnan’ı hedef alacağı açıktır. Türkiye kamuoyunda El Şara’dan bir kahraman yaratılmaya çalışılsa da El Şara yönetimindeki bir Suriye’den bölgeye hayır gelmeyeceği ortadadır. Bu ay başında ABD arabuluculuğunda Paris’te bir araya gelen İsrail ve HTŞ yetkililerinin istihbarat paylaşımı, askeri ve ekonomik iş birliğini de içeren bir mutabakat imzaladığı biliniyor. DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Avukat Faik Özgür Erol’un aktardığına göre, PKK lideri Öcalan son görüşmede Golan Tepeleri ve Süveyda’nın İsrail’e verilmesi karşılığında Fırat ile Dicle arasının Şara’ya bırakılması konusunda bir uzlaşmadan söz etti. Şu çok açıktır: HTŞ ve El Şara, bölgedeki siyonist ve emperyalist planlarda görev almaya adaydır. Önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmelerle birlikte bu tablo daha da netleşecektir. Bugün Suriye sahasında yaşananlar, yalnızca taktiksel ittifak değişiklikleri ya da geçici güç dengeleri değildir. Bu tablo, emperyalizmin Ortadoğu’yu mezhep, kimlik ve vekâlet savaşları üzerinden yeniden tasarlama projesinin yeni bir evresidir. SDG’nin tasfiyesi, HTŞ’nin parlatılması ve bölgedeki enerji sahalarının yeniden paylaşımı; İran’ı kuşatma, Irak’ı zayıflatma ve Filistin hattını bütünüyle İsrail lehine güvence altına alma hedefinin parçalarıdır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yaşanacak her gelişme, yalnızca Suriye’nin değil, bütün bölgenin kaderini belirleyecek yeni kırılmaların habercisi olacaktır.

    Bu tablo karşısında Türkiye’nin, günübirlik ittifaklara ve parlatılmış figürlere kapılmadan, bölgedeki esas planı soğukkanlılıkla okuması hayati önemdedir. HTŞ’nin “istikrar” ya da “çözüm” olarak sunulması, yarın çok daha büyük güvenlik ve siyasal krizlerin kapısını aralayacaktır. Emperyalist planların taşeronları değişebilir, fakat hedef değişmez: parçalanmış, zayıflatılmış ve denetlenen bir Ortadoğu. Bugün atılacak her yanlış adım, yarın Türkiye’nin de doğrudan karşısına çıkacak yeni bir cephe anlamına gelecektir.

    Yazılar

    Yazılar