MDD/SD (Milli Demokratik Devrim/Sosyalist Devrim) ekseninde şekillenen tartışmalar, Türk soluna damga vurmuş ve çeşitli fraksiyonların doğmasına yol açmıştır. 1960’ların hareketli ortamı, hem küresel hem de yerel düzeyde devrimci dalganın yükselişi; 27 Mayıs ve 1961 Anayasası’nın yarattığı özgürlük ortamı, Türkiye’de fikri tartışmaların ve devrim stratejisi çözümlemelerinin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Her ne kadar tartışmalar MDD/SD etrafında yoğunlaşsa da dönemin TKP çevresinin benimsediği UDC (Ulusal Demokratik Cephe) ve Hikmet Kıvılcımlı öncülüğündeki dönemin Vatan Partisi’nin savunduğu DHD (Demokratik Halk Devrimi) tezleri de göz ardı edilmemelidir. Tüm bu tezler, Türkiye’nin önündeki devrimci aşama ve öncü partinin görevleri hakkında farklı cevaplar sunar. Sorular aynı olsa da varılan noktalar (bazı konularda kesişse bile) farklılıklar taşımaktadır.
Her bir tez, teorik tahlilleri ve pratik uygulamalarının yanı sıra, belirli ön kabullere ve Türkiye yorumlarına dayanmaktadır. Bu tezlerin ortaya konmasından bu yana yaklaşık 60 yıl geçmiştir ve bu ön kabullere dayalı Türkiye analizleri zaman içinde değişime uğramıştır. Ancak, tarihsel olarak hangi tezin daha gerçekçi ve uygulanabilir olduğu tartışması bir yana, bu tezlerin 21. yüzyıla uyarlanması konusunda özgün bir fikir tartışması yürütülmemektedir. Bu konuda yalnızca Bilim ve Sosyalizm Dergisi ile Yarınlar gibi yayımlar, MDD’yi 21. yüzyıla formüle etmeye çalışmaktadır. Diğer eksende (SD gibi) siyaset yapan çizgiler, dünün teorilerini mekanik bir biçimde tekrarlamaktadırlar.
Feodalizmin, endüstrileşme ve kapitalistleşmeyle birlikte kendi kendine tasfiye olduğunu iddia eden bazı çevreler bulunsa da topraksız köylülük ve azalsa da kır yoksulluğu halen bulunmaktadır. TÜİK’in resmi sitesinde yer alan verilere göre, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yaptığı 2025 yılı Genel Tarım Sayımı sonuçları 2026’nın ikinci yarısında yayımlanacaktır. Dolayısıyla bugün elimizdeki en güncel veri, 2001 Genel Tarım Sayımı’ndan elde edilen verilerdir. Bu konuda ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verilerinden de faydalanmak mümkündür. Ancak Türkiye’de kaç tane büyük toprak sahibi olduğuna ilişkin resmi bir çalışma bulunmamaktadır; bunu diğer verileri karşılaştırmalı analiz ederek tespit etmeye çalışmak mümkündür.
Türkiye’de nüfus artarken toplam tarım alanı azalmaktadır. (1) Ekilebilir araziler imara açılmakta ve inşaat sektörüne yönlendirilmektedir. Bu durum, tarımda dışa bağımlılığı artırmakta ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir. Köklü bir toprak reformu, Türkiye’nin geleceğini güvence altına alabilir. Peki böyle bir “toprak reformu”na ihtiyaç var mıdır? Tarım Reformu Genel Müdürlüğü’nün 2010-2014 Stratejik Planından derlenen verilere göre, 2009 yılı itibarıyla arazi dağıtılan az topraklı ve topraksız aile sayısı 12.281 olarak belirlenmiştir. Buna rağmen hâlâ 55.380 topraksız aile bulunmaktadır. (2) Bu durum, Türkiye’de topraksız köylü sorununun devam ettiğini ve tarımsal verimliliğin giderek düştüğünü göstermektedir. Burjuva demokratik devriminin yaptığı klasik anlamda bir toprak reformunun gereği bir yana, toprak reformu uygulamasını da 21. yüzyıla uyarlamak; topraksız köylüye toprak dağıtmak, açgözlü müteahhitlerin elinden tarım arazilerini kurtarmak; en önemlisi halen varlığını koruyan feodal artıkları, aşiretleri ve tarikatları tasfiye etmek gerekmektedir. Bugün her ne kadar bazı çevreler çıkıp, feodalizmin kendi kendine ‘’yok olduğunu’’ iddia etseler de aynı çevreler laikliğin tehlikede olduğu tespitini (doğrulukla) yapabilmektedir. Bu zeminde, Türkiye’de bir tarikatlar koalisyonu olduğu tespiti de yapılabilir. Feodalizm yok oldu ama feodal yaşam tarzı kendini koruyor. Bu durum ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Tabii ki feodalizm önceki yüzyıllardaki şeklini değiştirdi. Ancak bu demek değil ki hala kalıntıları Türkiye’yi yönetmiyor. Sınıfsal perspektifle bakacak olursak bugün Türkiye’de tam bir mafya-tarikat-rant rejiminin hakim olduğunu görebilir ve komprador burjuvazinin devletin tüm imkanlarından faydalandığını, yağmaya girişirken de Siyasal İslam’dan yararlandığını ve kitlenin seküler yaşam biçimini tehdit ettiğini anlayabiliriz. Dünün toprak ağasının bugün yerel rant baronu veya holdingleşmiş tarikat lideri olduğunu tespit edebiliriz. Keza en önemlisi emperyalizm, saldırganlığını artırmakta ve ulus devletleri parçalamaya çalışmaktadır. Bu bir bakımdan Yeni Ortaçağ’dır. Dijitalleşme farklı baronlar doğurmuştur. Bu açıdan 21. yüzyılda bizi karanlığa hapsetmek isteyenlere karşı demokratikleşme ve bağımsızlığı elde etme mücadelesi vermek, aynı perspektifle bir aydınlanma mücadelesidir de. Bugün emperyalizm ve uzuvları, en temel hak ve hürriyetlerimizi dahi gasp etmektedir. Bu topyekûn saldırıyı durdurmak için en geniş halk cephesini kurmak ve bu birliği sınıfın talepleriyle harmanlamak zorundayız. Cumhuriyetin kazanımlarını sosyalizmle ileriye taşımak; halkı kula dönüştüren ve emeğini sömüren bu düzene karşı örgütlenmek demektir. Mücadelemiz, henüz sosyalist bilince erişmemiş kitlelerin taleplerini de kapsayarak, onları bu büyük kavganın bir parçası haline getirme kararlılığındadır.
Mao’nun, 1940’da ilan ettiği gibi; ‘’Ezilen bir millette hangi sınıflar, hangi partiler ya da hangi kişiler devrime katılırsa katılsın ve bunlar meselenin bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, meseleyi kavrasınlar ya da kavramasınlar, emperyalizme karşı çıktıkları sürece, onların devrimi proleter-sosyalist dünya devriminin bir parçası haline gelir ve kendileri de bu devrimin müttefiki olurlar.’’ (3) Mücadelemiz, henüz sosyalist bilince erişmemiş milyonların yakıcı taleplerini de kapsayarak, onları bu büyük kavganın öznesi haline getirme kararlılığındadır. Halkı kula dönüştüren bu düzene karşı yürütülen bu kavga, bizim 2. Kurtuluş Savaşı’mızdır. Bu savaşın öncüsü kuşkusuz “Sosyalist Cumhuriyet” diyenler olacaktır; ancak katılımcıları, bu yağma düzeninden canı yanan, bağımsızlık ve insanca yaşam özlemi duyan tüm halk kesimleridir.
- https://cevreselgostergeler.csb.gov.tr/kisi-basina-tarim-alani-85832
- Mehmet Caner Bilir, Türkiye’de Toprak Sorunu ve Köylülük, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012.
- Mao Zedong, Yeni Demokrasi Üzerine, 1940.
Yazarın Son Yazıları
- Eski Tartışmaları Yeniden Açmak
- Tarihsel Süreklilik Ama Kavramsal Ayrım
- KEMALİZMSİZ SOSYALİZM MÜMKÜN MÜ?
- HER ÜNİVERSİTE BİR KALEDİR
- SURİYE’NİN GİRDABI HTŞ VE SDG
- KAPİTALİZM NEDEN SAVAŞLARA YOL AÇAR?
- GENÇLİĞİN ÜSTLENMESİ GEREKEN GÖREV
- VERGİ YÜKÜ HAFİFMİŞ! KİMİN İÇİN?
- GAYRİMİLLİ BURJUVAZİYLE VATAN SAVAŞI VERİLİR Mİ?
- ‘KİMSESİZ CUMHURİYET’