Bilim ve Sosyalizm Dergisi’nin 15. sayısında Av. Olgun Özden’in imzasıyla yayımlanan ve yeni tartışmalara fırsat yaratan ‘’Kemalist Bir Sosyalizm Mümkün mü?’’ yazısı üzerine kaleme aldığım, ‘’Kemalizmsiz Bir Sosyalizm Mümkün mü?’’ yazım birçok olumlu eleştiri aldı. Öncelikle tüm okurlara teşekkür ediyorum. Olgun Ağabey de ardından ‘’Kemalist Sosyalist Tartışması Üzerine’’ isimli yazısında konuyu derinleştirdi ve bana atıfta bulundu. 14 Şubat günü gerçekleşen Sosyalist Cumhuriyet Partisi Genel Üye Toplantısı’nda da kürsü de aynı konu açıldı ve Genel Başkan Gürkan Koç, konunun tartışılması gerektiğini ve derinleşmemiz gerektiğini vurguladı. Görevi üstleniyorum. Her ne kadar bu topraklarda Kemalizm’i tarihsel bir miras olarak savunmadan bir sosyalizm inşasının mümkün olamayacağını düşünsem de Olgun Ağabey’in de bana atıfta bulunurken söylediği gibi konuya daha temkinli yaklaşılması gerektiği kanaatindeyim.
Zannımca Kemalizm ile sosyalizmi özdeş görmek veya Kemalist sosyalizmden bahsetmek, iki ayrı tarihsel kategoriyi tek bir kavramsal düzlemde eritmek anlamına gelir. Bu eritme, ilk bakışta siyasal bir yakınlaşma veya stratejik bir ortaklık gibi görünebilir; ancak teorik düzlemde bulanıklıklar üretir. Çünkü Kemalizm, belirli bir tarihsel momentte ortaya çıkmış kurucu, devrimci bir modernleşme ve çağdaşlaşma ideolojisidir; başka bir ifadeyle Milli Demokratik Devrimi’mizdir. Sosyalizm ise üretim ilişkilerine, mülkiyet biçimlerine ve sınıf egemenliğine dair köklü ve nitel bir dönüşüm programıdır. Aralarındaki temas noktaları, onları özdeş kılmaz. Tarihsel olarak kesişmeleri mümkün hatta zorunludur fakat bu zorunluluk, kavramsal olarak aynı şey oldukları anlamına gelmez. Aralarında bir devamlılık veya stratejik bir ittifak anlamına gelir. Kemalizm, imparatorluğun çözülüş sürecinde ulusal egemenliği esas alan bir siyasal irade olarak doğmuştur. Bu irade, hanedan egemenliğini tasfiye etmiş, hilafeti kaldırmış, laik hukuk sistemini inşa etmiş ve ulus devlet formunu kurmuştur. Bu dönüşüm, feodal siyasal yapının sonu anlamına gelir. Egemenliğin kaynağının ilahi olandan millete devri, modern siyasal öznenin kuruluşudur. Bu yönüyle Kemalist devrim ilericidir ve tarihsel bir kırılma yaratmıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: siyasal egemenliğin biçimindeki dönüşüm ile üretim ilişkilerindeki dönüşüm aynı şey değildir. Kemalist modernleşme, egemenliğin kaynağını değiştirmiştir; fakat mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmamıştır. Bu bir eleştiri değil tespittir. Örneğin üretim ilişkilerini değiştiremediği veya dokunamadığı için, Toprak Reformu’nu gerçekleştirememiştir.
Sosyalizm ise tam da bu noktada farklılaşır. Sosyalizm, yalnızca siyasal biçimi değil, bizzat üretim biçimini hedef alır. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde artı-değer sömürüsü devam ettiği sürece, siyasal rejimin cumhuriyetçi ya da laik olması sosyalizm açısından yeterli değildir. Ama bir basamaktır. Bu basamağı küçümsemek veya reddetmek, bilimsel sosyalizme uyan bir tavır değildir. Ancak bunu sahiplenmenin yanı sıra sosyalizm üretim araçlarının özel mülkiyetinin tasfiyesini, artı değerin özel birikim aracı olmaktan çıkarılmasını ve sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bu nedenle sosyalizm, modernleşmenin ileri bir aşaması değil; kapitalist üretim biçiminin aşılmasıdır. Devletçilik uygulamaları, kamuculuk açısından bugün dahi bir örnek ve izlenmesi gereken bir rota olsa da sosyalizmle karıştırılmamalıdır. Erken Cumhuriyet döneminde uygulanan devletçilik politikaları, üretim araçlarının işçi sınıfı adına toplumsallaştırılması anlamına gelmemiştir. Devlet öncülüğünde sanayileşme modeli, ulusal sermaye birikimini hızlandırmak ve ekonomik bağımsızlığı sağlamak amacıyla benimsenmiştir. Devletin ekonomide etkin olması, sosyalizm anlamına gelmez; çünkü belirleyici olan mülkiyetin toplumsal karakteridir. Devletçilik ile sosyalizm arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar: birinde mülkiyet devlet aracılığıyla sermaye birikimini sürdürür, diğerinde ise üretim araçları sınıfsal egemenliği tasfiye edecek biçimde toplumsallaştırılır.
Kemalizm’in sınıflar üstü bir söylem geliştirmesi de sosyalizmle arasındaki farkı derinleştirir. Kemalist ideoloji, toplumu bütüncül bir modernleşme projesi etrafında birleştirmeyi hedeflemiştir. Ulusal birlik, çağdaşlaşma ve kalkınma, sınıf farklılıklarının önüne geçirilmiştir. Sosyalizm ise sınıf farklılıklarını görünmez kılmayı değil, onları tarihsel mücadelenin merkezine yerleştirmeyi esas alır. Tarihin motoru sınıf mücadelesidir; dolayısıyla sosyalizm açısından “ulusal birlik” ancak sınıfsal egemenliğin tasfiyesiyle anlam kazanır. Bu teorik fark, iki ideolojinin kurucu mantığındaki ayrımı gösterir. Anti-emperyalizm meselesi de benzer bir karışıklığa yol açar. Kemalist devrim anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi olarak şekillenmiştir ve bu yönüyle tarihsel olarak ilericidir. Ancak anti-emperyalizm tek başına sosyalizmin ayırt edici ölçütü değildir. Tarihte farklı ideolojik konumlar anti-emperyalist söylem geliştirmiştir. Sosyalizmin ayırt edici özelliği, emperyalizme karşı çıkmasının yanı sıra kapitalist üretim biçimini de hedef almasıdır. Kemalist modernleşme emperyal tahakkümü kırmayı amaçlamış; fakat kapitalist dünya sisteminin dışına çıkmayı hedeflememiştir. Dolayısıyla Kemalizm ile sosyalizm arasında kurulabilecek ilişki, özdeşlik değil tarihsel ardıllık ya da etkileşim düzeyindedir. Sosyalist hareket Kemalist devrimin ilerici kazanımlarını savunabilir; laiklik, ulusal egemenlik ve kamusal planlama gibi başlıkları tarihsel birikim olarak sahiplenebilir, hatta sahiplenilmesi bir tercih değil önceki yayımlanan yazılarda da vurgulandığı gibi zorunluluktur. Ancak bu sahiplenme, sosyalizmin Kemalist bir sıfatla tanımlanmasını gerektirmez. Aksine, sosyalizmin teorik bütünlüğünü koruyabilmesi için bu ayrımı net tutması gerekir. Çünkü sosyalizm, herhangi bir modernleşme ideolojisinin radikalleştirilmiş hali değildir; kapitalist üretim biçimine yönelmiş tarihsel bir kopuştur.
Belki de yapabileceğimiz en önemli tespit, Kemalist devriminin tamamlanmasının yolunun bilimsel sosyalist bir ideolojik yaklaşımdan geçtiği tespitidir. Oysa Kemalizm’i sosyalizm olarak adlandırmak veya Kemalist sosyalizmi yaratmak, sosyalizmi modernleşme projesine indirgeme ve Milli Demokratik Devrim aşamasına hapsetme riskini taşır. Modernleşme, çağdaşlaşma, ilerleme ile sosyalizm arasında önemli farklar vardır. İlerleme, kapitalist üretim biçimi içinde de gerçekleşebilir; hatta çoğu zaman kapitalist gelişmenin zorunlu sonucudur. Sosyalizm ise kapitalizmin içkin mantığını aşmayı hedefler. Bu nedenle laiklik, yurttaşlık ve ulusal egemenlik gibi modern siyasal kategoriler sosyalizm için gerekli olabilir; fakat yeterli değildir. Sosyalizm bu kategorileri sınıfsal bir dönüşümle birlikte düşünür. Eğer Kemalizm ile sosyalizm arasına eşitlik işareti konulursa, iki risk ortaya çıkar. Birincisi, sosyalizmin sınıfsal perspektifi silikleşir ve mücadele ilerlemeci bir çerçeveye sıkışır. İkincisi, Kemalizm’in tarihsel özgüllüğü ortadan kalkar ve o da sosyalizmin içinde eritilmiş olur. Oysa teorik berraklık, her iki kategorinin de kendi tarihsel sınırlarını tanımayı gerektirir. Kemalizm, ulusal egemenliği kurmuş bir modernleşme ideolojisidir; sosyalizm ise sınıfsal egemenliği tasfiye etmeyi hedefleyen evrensel bir kurtuluş reçetesidir. Bu nedenle doğru yaklaşım, Kemalizm’i ne mutlaklaştırmak ne de yok saymaktır. Onu tarihsel bir eşik olarak görmek mümkündür; fakat nihai hedef olarak görmek doğru değildir. Sosyalizm, Kemalist devrimin açtığı siyasal alanı daha ileri bir toplumsal eşitlik perspektifiyle dönüştürmeyi amaçlar. Bu dönüşüm, ideolojik özdeşlik yoluyla değil, sınıfsal içerik kazandırma yoluyla gerçekleşir. Sosyalizmin gücü, başka bir ideolojinin devamı olmasından değil; kendi teorik tutarlılığından gelir. Sonuç olarak Kemalizm ile sosyalizm arasında bağ kurulabilir, süreklilik tartışılabilir, tarihsel etkileşim analiz edilebilir; ancak eşitlik kurulamaz. Kemalizm sosyalizm değildir. Sosyalizm de Kemalizm’in radikal yorumu değildir. Bu ayrım korunmadığı takdirde hem tarihsel çözümleme bulanıklaşır hem de siyasal strateji zemin kaybeder. Teorik netlik, ideolojik özdeşlikten değil, kategorilerin özgüllüğünü teslim etmekten doğar. Kemalist sosyalizm tezinin temel iddiası, Türkiye’de sosyalizmin Kemalizm ile toplumsallaşabileceğidir. Bu toplumsal meşruiyet üzerinden bir yaklaşım sunar, sınıfsal bir bakış sunmaz, daha ziyade siyasi ve sosyolojik bir tespit ortaya koyar. Devrimci özne siyasal dil üzerinden değil, üretim ilişkilerindeki konumu üzerinden belirlenir. Siyasal dil inşa edilir; sınıfsal konum maddidir. Oysa toplumsallaşmanın yolu ideolojik özdeşlik değil; sınıfsal içeriğin geniş kitlelere taşınmasıdır. Keza bugün geniş kitlelerin Kemalizm’i savunması üzerinden stratejik bir adlandırma yoluna girişmek, bahsi geçen geniş kitlelerin Kemalizm’i bizim gibi anladığı ön kabulüne dayanmaktadır. Ancak böyle bir durum ve bilinç seviyesi gözükmemektedir. Stratejik sebeplerle özdeşlik yaratmak isteyen perspektifle birçok sosyalizm türü üretilebilir ve bilimsel sosyalizm mirası, külliyatı istemeden de olsa tahrip edilmiş olur. Tabi ki her ülke, kendi özel koşulları içerisinde sosyalist toplumu inşa edecektir. Ancak bu inşa sürecinin özgüllüğü, bilimsel sosyalizmin bir parçasıdır, ideolojiye ters veya aykırı değildir. Dolayısıyla, buradan sosyalizmden bir kopuş gibi algılanabilecek bir ön ad eklenilmesi kavramsal tutarlılığı ve hedefleri stratejik düzlemde de taktiksel düzlemde de etkileyebilir. Eğer yarın Türkiye’de geniş bir laik–cumhuriyetçi mobilizasyon oluşursa ve bu kendini Kemalist referansla ifade ederse, sosyalist hareketin bu denklemde bu zemini içererek aşmasının yolu Kemalist Sosyalizm bağlamından ziyade bilimsel sosyalizmde ısrardan geçmektedir. Çünkü önceki paragrafta da vurguladığımız gibi, Kemalist Devrimi’n tamamlanmasının yolu bilimsel sosyalist bir kavrayıştır.
Yazarın Son Yazıları
- Tarihsel Süreklilik Ama Kavramsal Ayrım
- KEMALİZMSİZ SOSYALİZM MÜMKÜN MÜ?
- HER ÜNİVERSİTE BİR KALEDİR
- SURİYE’NİN GİRDABI HTŞ VE SDG
- KAPİTALİZM NEDEN SAVAŞLARA YOL AÇAR?
- GENÇLİĞİN ÜSTLENMESİ GEREKEN GÖREV
- VERGİ YÜKÜ HAFİFMİŞ! KİMİN İÇİN?
- GAYRİMİLLİ BURJUVAZİYLE VATAN SAVAŞI VERİLİR Mİ?
- ‘KİMSESİZ CUMHURİYET’