Üniversiteler devrimci olduğu için, devrimciler üniversitede olduğu için kampüsler baskı altına alınamaz. Üniversiteler, varlık koşulları ve hayatın gerçekleri gereği devrimcidir. Çünkü üniversite, yalnızca bilgi üreten bir kurum değil; bilginin neden, kimin için ve hangi amaçla üretildiğini sorgulayan sınıfsal bir mekândır. Bu sorgulama ise normatif olarak her zaman mevcut düzenle çatışmaktadır. İktidarlar üniversiteden teknik bilgi ister, alanında uzman, kendini kariyerine adayacak, apolitik bireyler ister. Ama üniversitenin tarihsel işlevi, tam da bu beklentinin tersine düşer. Soru soran, karşılaştıran, eleştiren bir akıl, zorunlu olarak siyasal bir akıldır. Bilginin tarafsız olduğu iddiası, üniversiteyi bir meslek kursuna indirgeme çabasından başka bir şey değildir. Üniversiteyi devrimci kılan asli unsursa gençliktir. Gençlik henüz düzenle tam bütünleşmemiştir; kaybedecek çok şeyi yoktur ama kazanabileceği, hayal ettiği çok şey vardır. Bu yüzden üniversite gençliği tarihin hemen her kırılma anında sokağa çıkan, itiraz eden, yeni bir dil ve yön arayan toplumsal bir kesim olmuştur.
Yoksulluk, gelecek kaygısı, işsizlik ve güvencesizlik üniversite amfilerinde somutlaşır çünkü genç; sistemin karanlığına adım atmak üzeredir. Bu yüzden üniversite, düzenin “eşitlik” masalının en hızlı çöktüğü yerlerden biridir. Sisteme çekilen ama sistem içi düşünmeyen, farklı bir dünya tahayyül eden gençler her yerdedir. Bu düşünceler toplu veya dağınık olsun fark etmeksizin bir irade koyan bir kitle söz konusudur. Tam da bu nedenle üniversiteler sürekli kuşatma altındadır. Kayyum rektörler, akademik tasfiyeler, düşünce suçları, öğrenci kulüplerinin kapatılması ve yeni toplulukların kurulmasının her geçen gün daha da zorlaştırılması tesadüf değildir. İktidarlar üniversiteleri susturmak ister çünkü üniversite sustuğunda konuşacak kimse kalmayacaktır. Üniversiteyi apolitik ilan etmek, onu etkisizleştirmenin en kestirme yoludur.
Bugün “üniversiteler devrimci değil” diyenler, aslında üniversitenin ne olması gerektiğini değil, neye dönüştürüldüğünü anlatmaktadır. Evet, üniversiteler piyasalaştırılmış, düşünce parçalanmış, akademi memurlaştırılmıştır. Ama bu, üniversitenin devrimci potansiyelinin tükendiği değil; bastırıldığı anlamına gelir. Bastırılan her kuvvet ise uygun koşullarda daha güçlü biçimde geri döner. Üniversiteler, bugün halen cumhuriyetin kalesi olma potansiyelini içinde taşımaktadır. Çünkü cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin değişmesi değildir. Bir zihniyet devrimidir. İşte bu nedenle üniversiteler, Cumhuriyet’in tali kurumları değil, kurucu dayanak noktası olarak tasarlanmıştır. Mustafa Kemal’in üniversiteye olan bakışı, onu “uzman yetiştiren” bir meslek alanı olarak görmekten çok uzaktır. Üniversite, Cumhuriyet için düşüncenin üretildiği, eski dogmaların tasfiye edildiği ve yeni bir toplumun fikrî temellerinin atıldığı bir alandır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, bilimi nötr bir bilgi birikimi olarak değil, devrimci bir rehber olarak konumlandırır. Atatürk, bu temelde kurduğu Cumhuriyet’i farklı bir toplumsal zümreye veya sınıfa değil gençliğe emanet etmiştir. Bu emaneti üstlenen gençliği yetiştirmek için 1933 Üniversite Reformu bu bakımdan teknik bir düzenleme değil, doğrudan siyasal bir hamledir. Medrese geleneğinin tasfiyesi, Darülfünun’un kapatılması ve üniversitenin Cumhuriyetçi bir içerikle yeniden inşası; bilginin iktidarını tarikatlardan, saraydan ve gelenekten alınma girişimidir. Üniversite, böylece Cumhuriyet’in ideolojik bir üretim merkezi haline de gelmiştir. Cumhuriyet’in üniversite anlayışı, itaati değil sorgulamayı esas alır. Çünkü Atatürk için Cumhuriyet, salt korunacak bir “müze” değil; sürekli yeniden üretilmesi gereken ve arasız devrimlerle ilerletilmesi gereken bir modeldir.
Atatürk’ün Cumhuriyet’i gençliğe emanet etmesi, romantik bir güven beyanı değil; tarihsel bir sorumluluk yüklemesidir. Bu sorumluluk, kendiliğinden değil, ancak örgütlü bir bilinçle taşınabilir. Üniversitelerin baskı altına alındığı, düşüncenin daraltıldığı, gençliğin apolitikleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde bu emanet, soyut bir hatırlatma olarak değil; somut bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
İşte bu tarihsel sorumluluğun bilinciyle, 4 Ocak 2026’da 11 farklı kampüste Üniversiteli Cumhuriyetçiler kuruldu. Bu adım, bir gençlik faaliyeti başlatma iddiasından değil; üniversiteleri yeniden Cumhuriyet’in akıl ve mücadele merkezleri haline getirme zorunluluğundan doğdu. Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir mevzi değil; bugün üniversitelerde savunulması ve yeniden üretilmesi gereken canlı bir devrimdir. Türkiye’nin 81 ilinde, her kampüste bu bayrağı dalgalandırma iradesiyle yolumuza devam ediyoruz. Her üniversiteyi, bir kale haline getireceğiz.