Bugünün Türkiye’sinde kitleler, örgütsüz ve edilgen aydın tipinin çok ötesine geçmiş; toplumsal gerçekliği bizzat yaşayarak kavrama ve değiştirme iradesini çok daha somut biçimde ortaya koymuştur. Aydın denilen zümre ise ülkedeki ve dünyadaki gelişmeleri kavramakta zorlandığı gibi, bu gelişmeleri vatan ve emek eksenli bir hatta yorumlayıp dönüştürme iradesinden de yoksundur. Hasan Yalçın’ın yıllar önce işaret ettiği tespit bugün daha da görünür hâle gelmiştir:
“Gerçekten eskiden aydınlardan emekçilere doğru giden devrimci fikirlerin bugün emekçilerden aydınlara doğru gelmekte olduğunu görüyoruz.” (1)
Her ne kadar halk, aydına dinamizm ve yön verici bir enerji taşısa da “aydın” adı verilen ancak çoğu zaman karanlık saçan kesimin yaydığı karamsarlık hâlâ belirleyicidir:
“Karamsarlık aydın ruhunun gıdasıdır. Aydın önce kendi kozasını örer, sonra yalnızlıktan yakınır. Kitlelerden bekledikleri işlerin milyonda birini yapmak için harekete geçmemeleri başka nasıl açıklanabilir? Örgütlenmek gerektiğini söylerler, hiçbir örgütü beğenmezler. Mücadele etmek gerekir derler, şu dünya üzerindeki hiçbir mücadeleyi beğenmezler.” (2)
Bu tablo, Türkiye’de aydınların tarihsel konumunu ve sınıfsal işlevini yeniden tartışmayı zorunlu kılmaktadır; çünkü aydının krizinin derinleşmesi, toplumun dönüşüm imkânlarını da doğrudan etkilemektedir.
Bugün gençliğin yaşadığı, politize olma fakat mücadeleye omuz vermeme tezatlığının şifresi de burada yatmaktadır. Gençlik, bir yanda aydının yarattığı ideolojik boşluk, diğer yanda düzenin dayattığı “alternatifsizlik” arasında sıkışmaktadır. Oysa bu alternatifsizlik, gerçekte somut bir olgu değil; sistem tarafından inşa edilen bir hülyadan ibarettir. Gençliğin “ülkeden kaçmak” istemesi, Türkiye’yi reddetmesinden değil; Türkiye’ye biçilen geleceksizliğin yarattığı umutsuzluktandır. Sorun, Türkiye’nin kendisi değil, Türkiye’ye dayatılan rotadır.
Kitleye ve doğal olarak gençliğe öncülük etmesi gereken aydınların ve entelektüellerin tutukluğu ve tavırsızlığı, bu toplumsal buhrana cevap verememenin teorisini oluşturmaktadır. Aydının krizi yalnızca bireysel zaaflardan ibaret değildir; sınıfsal kökenleri olan, tarihsel olarak üretilmiş bir kopuştur. Bu kopuşun kökü 12 Eylül’ün yarattığı konjonktürde yatmaktadır. Neoliberal politikalar egemen kılınmış, akademi ve fikir üretecek mekanizmalar sistematik bir depolitizasyona tabi tutulmuştur.
Bu durumda sorulması gereken temel soru şudur: Aydınların rolünü yerine getirmediği koşullarda kitleye öncülük etme görevi kime düşecektir? Burada gençliğe, belki de taşıması gerekenden daha büyük bir sorumluluk düşmektedir. Gençliğin dinamizmi, cesareti, konformizme sığmayan tavırları ve yeni bir dünya tahayyül etmedeki açıklığı; onu emekçileri harekete geçirebilecek bir güç odağı hâline getirmektedir.
Ancak gençlik, bu dinamizmi sistem partilerinin sınırları içinde ne gösterebilir ne de yaşatabilir. Gençliği gerçekten bir araya getirecek ve örgütleyecek olan şey, sistem dışı bir seçenek ve yeni bir siyasal hattır. Böyle bir hat kurulduğunda, Tıbbiyeli Hikmet’ten 68 gençliğine uzanan tarihsel dalganın bugünün Türkiye’sinde yeniden canlanması mümkündür. Ve bu dalga, yalnızca kendisini değil, kendi dışındaki tüm kuvvetleri de mücadeleye sürükleyebilecek bir potansiyele sahiptir. Bugünün ihtiyacı romantik talepler değil, gençliğe bir gelecek sunacak programı inşa edecek kuvvetleri inşa etmektedir.
Birikmiş öfke, böylece güce dönüştürülebilir. Kitlenin sessizliği, halkın susuşu böylece tersine çevrilebilir.
- Hasan Yalçın, Aydın Rantı, s.38
- Hasan Yalçın, a.g.e., s. 41.