Muhtelif zamanlarda pek eskiye gitmek gerekmez; ayrıca; “laiklik karın doyurmaz ve laiklik tehdit altında değildir” gibi söylem ve ifadeler laikliğin yeterince anlaşılmadığını ve kavramın kendisi kutuplaşma aracı olarak kullanıldığını gözlemlemekteyim.
Ben laikliğin ne olduğu -veya olmadığını tanımlamak yerine, zaruri ve aydınlanmanın bir sonucu olarak kabul ediyorum.
Zira yapılan klasik tanımlamalar Türkiye deki belirli kesimleri anlamaya zorlamak gibi anlaşılmaktadır.
Öncelikle insanın varlık sebebin oluşturan düşünme ve düşünebilme yetisi onun dünyevi olmasını zorunlu kılmaktadır. Dünyevi ötesi bir durum ise yine sadece bireyi yani kişinin kendisini bağlar. Salt ve sadece biri, dünyevi ötesi alana girdi diye daha kutsal ve daha değerli değildir. Kaldı ki her insanın dünyevi ötesine geçişi onun iradesi dışında olan bir şey değil, olmak istediği gibi inanma özgürlüğünü garanti eden laiklik anlayışındandır. Ya da onun varlık sebebi olan dünyevi ötesi alana girmesi de zorunlu bir dinamik olarak, insanın oluşumu içinde var olan bir özellik olduğu için laiklik de dinde elden gitmeyecektir.
Her insanın inanma zorunluluğu yoktur, ama insan doğa içinde inanmak isteyen zorunlu olarak inancını aktarmak istediği bir mekân, bir nesne ve görünmez bir olguya ihtiyaç duymaktadır. Hayatta kalabilme becerisini ve gücünü, yaptığı veya yapabildiği her şeyin dışında, birde gücünün kaynağını tanımlayamadığı bir olgudan aldığını ifade edebilir. İnsan bu becerisini korkudan, hiperaktif beceri ve yetisinden dolayı inanarak hayatını şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Hiperaktif becerisini geliştirmeseydi, belki de bugün tür olarak yoktuk. Onu bugüne getiren korku ve hiperaktif becerisidir..
Zira doğa hala gizemliliğini korurken, evren keşfediliyor, ama gizemli tarafları hala büyük sorularla sır kalan bir uzayla karşı karşıyayız. Hala yaşam ve yaşamın dünya ötesi hangi gezegende var olduğu tahmin edilse de hangi uzay gemileri ile kaç milyon ışık hızı ile gitmemiz gerekir ki bir başka yerde yaşayabilelim…
Hiperaktif becerisi, insanın inanmasını zorunlu kılarak bugünkü dinsel mekanizmaların doğmasına sebep olmuştur.
Başlangıçta pek anlaşılır olan ve hayat da kalmak için inanmak zorunlu bir doğal olayı iken, bugün artık insan, inanmayı ve niçin inandığını irdelemek zorunda kalmıştır.. Diğer taraftan da inançların varlık sebepleri zayıfladıkça insanın daha farklı arayışlara girdiğini ve varlık krizine dönüşen soru ” İnanmak mı İnanmamak mı” meselesi günümüzün laiklik sorunsallığına dönüştürülmüş olması ise, talihsiz bir durumdur. Dünya da bütün dinler bir krize girdiyse bu laiklikten dolayı değil, insanın dinlere yönelik bakış açılarının değişeme uğramasındandır. Sırf bu yüzden laikliğe saldırmak ve onun içeriğini boşaltmaya çalışmak entelektüel bir emek ve çaba olmaktan çok, çağı ve insanı anlamamaktan kaynaklanmaktadır.
Şimdi laiklik niçin karın doyurur?
Çünkü bir adam olmayı ve inanmanın ne demek olduğunu anlamayı öğrenmektir. Laiklik bilimin, sanatın, felsefi faaliyetinin oluşması ve insanın üretim alanlarında yer alması ile üretken olabilmesi için vazgeçilmez bir olgudur. Laiklik insanlığın en büyük devrimidir. Bu devrimden ötürüdür ki insan birey olabilmekte ve bireyin varlık sebebinde ki düşünce özgürlüğünü garantilemektedir. Bir bakıma düşünce özgürlüğü laiklik prensibinin varlığı ile direkt örtüşmektedir. Bu yüzden de insanın inanma ve inanmama özğürlüğü tartışmasız çağımızın bir değeri olarak karşımıza çıkmaktadır.. Laiklik klasik tanımlardan yorulmuştur artık; onun yerine ben bunun halk iktidarı olarak izah etmek istiyorum. Halkın iktidarı demek dünyevi iktidar demektir. Dünyaya yüzümüzün dönmesi ve maddi olguları görerek somut koşullara göre somut tahliller yapmak, insanın bu yeryüzüne ait olduğunun bir kanıtıdır. Öbür dünya-lar da hayat var mıdır acaba sorusu şimdi için önemli mi, ama yani, şimdi ve burada bir dünya ve hayat varken niye bu hayata sahip çıkmayız ki ?
Gelin bu hayatı irdeleyelim:
Asıl yaşanan hayata sahip çıkmak ve geleceğin nesillerine iyi bir miras bırakmak, yeşil bir dünya sunmak, pek daha olması gereken bir şey- bir etik durum değil mi?
Laiklik ulus devletin varlık sebebidir ve demokrasinin teminatıdır. Zira salt demokrasi dediğinizde, demokrasi işlevsiz kalır. Onun ham maddesini ve temelini oluşturan iskelet laikliktir.
Bağımsızlığın ön fikrini oluşturan esas laiklik esasıdır. Laiklik birleştirici ve sosyal bir ulusun oluşumunu kurumları ile var eden düşünsel pratik felsefenin de alanıdır. Emperyalist müdahalelere karşı ulusun bir bütün hareket etmesini sağlayan laiklik esasıdır. Batılı güçlerin siyasi din akımlarını desteklemesi ve Türkiye’nin ulus bütünlüğünü tehdit etmeleri, bağımsız laik ulus devletini bu bağlamda hedef almaları hiç şaşırtıcı değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; laiklik ve bağımsızlık zaviyesinde emperyalizme karşıt olması zorunlu diyalektik öznel bir durum oluşturmaktadır. Tarihsellik içinde bir yapısal durum söz konusudur burada ve bu yapının varlığı Türk ulusunun varlık biçimini en öznel maddi olgusunun öznesini meydana getirmektedir.
Antiemperyalist savaşın öncü gücü olan Türkiye Cumhuriyeti ve kuruluşunun esası olan bağımsızlık, halkın öznel fikri olmuştur. Bu fikir ve yapının yarattığı her özerk hareket ve düşünce Cumhuriyetin niteliklerini belirlemiştir.
Bir bakıma bilimin, eğitimin, endüstriyel gelişimin, sanatın ve her türlü üretimin temelini oluşturan, insanı adam eden, ilk önce laiklik ve onun etik çerçevesidir. Yani insan özüne dokunmayan inançların siyasallaşmasına hiç sıcak bakmayan, ancak kendilerini ifade edilmesine engel olmayan bir laik ve hukuk sistemi siyasi ve ekonomik alanda da pek sağlıklı bir şekilde karın doyurur. Türkiye halkının karnı doyuyorsa bugün ve üretebiliyorsa, bunu T.C.’nin varlığına ve onu var eden bilim ve bilimsel kurumlarına, aydınlanma ve tüm eğitim ve kurumlarına yanı kültür ve felsefesine borçluyuz.
Hepimiz onun okullarından geçtik ve eğitim aldık.. Bu açıdan merhamet ve vicdanlarımızı yeniden bu bağlamda sorgulamalıyız değerli arkadaşlar. Sırf eğitim ve öğretim seferberliğinde ne kadar insan ve bilim insanı yetişerek yararlı hale geldi bu topraklar da. Ne kadar insanımız sanatçı yazar ve doktor oldu. Hepsinin karnı doydu ve doyuyor. Evet, laiklik bir eros-aşk yolculuğudur, dinle alıp vereceği hiçbir şeyi yoktur yani ona karşı savaş açmış da değildir. Ve laiklik işte bu yüzden hepimizin karnını doyurmuşsa bu, düşünce özgürlüğünün temeli olan bilimsel kafaların yetişmiş olmasındandır. Kendini ifade eden birey özgüvenini kazanmış olarak, üretmesi, yeryüzünün koşullarına dönmesi laikliğin var olmasındandır.
Çünkü biz yeryüzüne -bu dünyaya aitiz ve kıymetini bilelim.
Yazarın Son Yazıları
- İNANMANIN SAF HALİ VEYA İÇYÜZÜ (G. W. F. HEGEL)
- SERMAYENİN HEGEMONİK NİTELİĞİ İLE SAF ÖZNENİN ELEŞTİRİSİ
- LAİKLİK NEDEN KARIN DOYURUR?
- EMPERYALİZMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ
- ARTI-DEĞER VE İNSAN /İNSANİ ARTI-DEĞER
- DİLSEL YETKİNLİK VE TRANSANDANTALLİK
- İNSANA İÇKİN, ANCAK TRANSENDENTAL / A PRİORİ SÜREÇLER VE KAVRAMLARA GÖZLEM NOTLARI
- MARXİSİZM VE LİBERTENİZM
- BENMERKEZCİLİK/EGOSANTRİK VE AŞIRI COŞKU
- IWAN P. PAWLOW KURAMINDAN S. FREUD’A ELEŞTİREL BİR BAKIŞ /DENEYİM