Türkiye, 2025 yılı başında Suriye’deki BAAS rejiminin emperyalist güçlerin iş birliğiyle çökertilmesinden sonra yeni bir karşı-devrimci saldırının içerisine sürüklendi. Suriye’deki emperyalist planlarla uyumlu olarak iç siyasette MHP eliyle başlatılan “yeni çözüm süreci” Suriye’de kurulmak istenen küçük İsrail’in önünü açtığı gibi, iç siyasetimizde DEM Parti’yi Cumhur İttifakına eklemleyerek karşı-devrimci güçlerin yeni anayasa hedefi dahilinde yeniden konsolide olmasını sağladı.
Orta çağ gericiliğinde ve saray istibdadının devamlılığı ekseninde bir araya gelen AKP-MHP-HÜDAPAR-DEM-VP ve diğer küçük ortakları, terör örgütü PKK’nın sözde “fesih” kararını, örgütün lağvedilmesi şeklinde kamuoyuna servis ederek yaşananları manipüle etmeye çalıştı. Oysa, geçen süre zarfında iyice ayyuka çıkan esas amacın; PKK’nın Suriye’nin Kuzeyinde kurulması planlanan küçük İsrail projesine askeri yığınak sağlamak için stratejik bir hamle gerçekleştirmek olduğu, iç siyasette emperyalist planlarla uyumlu yeni anayasa planı çerçevesinde Lozan Antlaşmasını, 1924 Anayasası’nı ve en genel tabirle Cumhuriyet Devrimi birikimini hedef almak olduğu anlaşıldı.
Özet itibariyle aktarmaya çalıştığımız ve sonuçları devam eden süreç, Orta çağ gericiliğinde yeni iktidar dizilimini ortaya çıkardığı gibi onun karşısında duracak kuvvetlerin de hızlı hareket etmesini gerektiren bir mücadele döneminin içerisine girildiğini gösterdi. Bugün, emperyalizmin bölgemizdeki ve ülkemizdeki planlarıyla uyum içerisinde olan bu karşı-devrimci saldırıya karşı bir Cumhuriyet Bariyeri örmek, günümüzün acil görevi olarak karşımızda durmaktadır.
Cumhuriyetçiler Kurultayı Pratiği
Böylesi bir süreçte, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) adıyla ilanı açıklanan Cumhuriyetçiler Kurultayı, THTM’nin kurucu aktörü TKP dışındaki Sosyalist, Kemalist çevrelerin de katılımıyla 24-25 Mayıs tarihlerinde Ankara’da gerçekleşti. Dört oturumdan oluşan ve esas itibariyle Türkiye’deki cumhuriyetçiliğin iki ilerici damarının; Kemalist cumhuriyetçilik ile Sosyalist cumhuriyetçiliğin temsilcilerinin sunduğu tebliğlerle tamamlanan pratik, ülkemizin acil ihtiyacını “Cumhuriyetçilerin Birliği” olarak saptamasıyla önemli bir diyalog zemininin oluşmasını sağladı. Düzenleyici aktörlerin samimiyetini veya niyetini sorgulamadan söyleyelim, yapılan iş kıymetlidir. Dar grupçuluğu, mahalleciliği hele de ülkenin böylesi zorlu süreçlerden geçtiği bir dönemde mahkûm eden yapılardan biri olarak bizim arkadaşlarımız da bu Kurultay’da yerlerini almış, inandığımız siyasete uygun olarak söylenmesi gerekeni söylemiş ve Cumhuriyetçilerin Birliğini sağlamak için oluşması gereken en temel hatları katılımcılarla paylaşmıştır.
Cumhuriyetçiler Kurultayının ikinci oturumunun konusu olan “Emperyalizmin tahakkümünden ülkemizi nasıl kurtarırız?” oturumunda, Bilim ve Sosyalizm Dergisi Yazı İşleri Sorumlusu Kaan EROĞUZ tarafından gerçekleşen konuşma, yaz aylarında basılacak olan Cumhuriyetçiler Kurultayı Kitapçığında da yer alacak ancak biz buradan da kamuoyuyla paylaşmayı sorumluluk sayıyoruz. Olduğu gibi yayınlıyoruz:
Emperyalizmin Panzehri: Cumhuriyetçilerin Birliği
Değerli konuklar, değerli dostlar öncelikle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, 1923 Cumhuriyetinin altının oyulup üzerinde tepinildiği, Cumhuriyete karşı saldırıların alabildiğine yoğunlaştığı böylesi bir süreçte cumhuriyetçilerin birliği fikrinin ve iradesinin kendisinin dahi başlı başına önemli ve anlamlı olduğunu belirtmek isterim. Dolayısıyla, bu salondaki herkes gibi böylesi anlamlı ve önemli bir çalışmanın parçası olabilmek benim için de mutluluk verici.
Mücadelenin İki Çizgisi
“Emperyalizmin tahakkümünden ülkemizi nasıl kurtarırız?” sorusuna cevap ararken temel saptamalarda bulunmanın ve bunlar üzerinden hareket etmenin anlamlı olacağını düşünüyorum. İlk saptamamız şu: 1923 Cumhuriyeti, emperyalizme karşı dövüşülerek, Niyazi Berkes’in deyimiyle “santim santim kazanılmış” bir mücadeledir. Bu mücadelenin esas itibariyle iki temel çizgisi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, dışarıdaki emperyalist ordulara karşı verilen bağımsızlık mücadelesidir. İkincisi, içeride emperyalizmle iş birliği içerisindeki saray hükümetine karşı verilen egemenlik veya Mahmut Esat Bozkurt’un deyimiyle “Anadolu İhtilali” mücadelesidir. Türkiye’nin 1946 sonrası emperyalizme yeniden eklemlenme, yeniden emperyalizmin güdümüne girme süreciyle Türkiye’de cumhuriyet rejiminin tasfiye edilmeye başlama süreci eşzamanlı olarak gelişmiştir. Günümüzdeki mücadele programını doğru tanımlayabilmek için öncelikle bunu iyi saptamak, iyi anlamak gerekiyor.
Türkiye’nin emperyalizmin güdümüne girme sürecinin en önemli patikasını 1952 yılında NATO’ya dahil olması oluşturmaktadır. NATO’ya dahil olunduktan sonra oluşturulan Özel Harp Daireleri ve kontrgerilla faaliyetleri bu ülkenin ilericilerini ve yurtseverlerini hedef almıştır. Dikkat edelim, Cumhuriyet tarihindeki bütün kitlesel kıyımlara ve katliamlara baktığımızda arkasında NATO destekli bu suç şebekelerinin olduğunu görürüz. 6-7 Eylül Olaylarından Kanlı Pazarlara, Kanlı 1 Mayıslardan 12 Eylül öncesi devrimci kıyımlarına, 1990’lardaki aydın katliamlarına kadar hepsinin arkasında dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO bulunmaktadır. Cumhuriyetçiler Kurultayında gerçekleşen panellerde isimleri sıkça anıldı; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve diğer katledilen aydınlarımıza özellikle dikkat ettiğimizde onları birleştiren ana unsurun cumhuriyetçilik olduğunu görürüz. Ancak nasıl bir cumhuriyetçiliktir bu? Anti-emperyalist bir cumhuriyetçiliktir. NATO’ya, ABD emperyalizmine, Batı hayranlığına karşı bağımsızlıkçı-devrimci bir cumhuriyetçiliktir. Onları hedef haline getiren temel sebep de bu anti-emperyalist cumhuriyetçilik mevziisinde konumlanmalarıdır. Onları öldürenler sandılar ki, “aydınları öldürdükçe bu cumhuriyetçilik fikrini de öldürebiliriz.” Gerçeğin böyle olmadığının, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı-devrimci cumhuriyetçi damarın ölmediğinin, ölmeyeceğinin en büyük kanıtı işte bu salonu dolduran ve bu salonu da aşan, yurdun dört bir yanındaki devrimci cumhuriyetçilerin varlığıdır.
İdeolojik Mücadele
12 Eylül Amerikancı faşist darbesi bu ülkenin ilerici siyasal düşünce hayatına önemli zararlar verdi arkadaşlar. Kemalizmin temel düsturu olan anti-emperyalizm ruhunu NATO’culukla, Batı hayranlığıyla ikame etti. NATO seviciliği, Avrupa Birliği kapılarında demokrasi dilenciliği sistematik olarak “Atatürkçülüğün” temel düsturu haline getirildi. Bu ülkenin yurtsever gençlerini, kadınlarını, çocuklarını, aydınlarını öldüren, ülkemizin ve tüm dünyadaki mazlum milletlerin bağımsızlığını hedef alan NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı tavır almak, bugün vereceğimiz cumhuriyetçilik mücadelesinin temel zeminini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, 12 Eylül ile birlikte Cumhuriyetçi kesimlere zerk edilen NATO’culuk ve Batıcılık zehrine karşı ideolojik mücadele şarttır.
12 Eylül sadece Kemalist cumhuriyetçilerin zihin haritasını mı hedef almıştır? Hayır. Sol-sosyalist harekete de 12 Eylül sonrası etnikçilik ve kimlikçilik siyasetleri üzerinden saldırmıştır. İşçi sınıfını ve sınıf mücadelesini önemsizleştiren, Şerif Mardin’in merkez-çevre lakırdısı üzerinden çevrede kaldıklarını iddia ettikleri etnik ve dinsel/mezhepsel farklılıkların merkeze taşınmasıyla Türkiye’ye “demokrasi geleceğini”, Türkiye’nin “refah seviyesi yüksek” bir ülke olacağını iddia etmişlerdi. Dikkat edelim, AKP’nin iktidara geliş ve iktidara tutunuş sürecinin arka planında bu akademik-kuramsal bakış yatmaktadır. Sınıf siyasetinden uzaklaşan sol, ayaklarını bastığı ülkenin gerçeklerinden de kopmaya başlamış, ona yabancılaşmıştır. Öyle ki, kendi bağımsızlık bayrağını taşımaktan dahi imtina eden bir “solculuk” peydah olmuştur. Burada çok net ifade edelim; bırakın bağımsızlık bayrağını taşımaktan imtina etmeyi, onu daha yukarılarda taşımak için bileklerimizi kuvvetlendirip, kollarımızı uzatırız. Biz o bayrakla yüz yıl önce emperyalizmi bu topraklardan def ettik. O bayrakla Cumhuriyeti kurduk. O bayrakla sultanın sarayını saltanatını yıktık. Şimdi bunların hepsini yine bağımsızlık bayrağımızla yapacağız arkadaşlar. Cumhuriyetçilere onun gölgesi yetiyor. Aksini düşünen gölge etmesin diyeceğiz.
Orta Çağ Gericiliğine Karşı Cumhuriyet Bariyerini Örelim
Diğer bir saptamamızı ifade edelim: Emperyalizm sadece ülkemizde iktidardaki kuvvetleri dizayn etmiyor, muhalefeti de dizayn ediyor, şekillendiriyor. Bakın, 2025 yılı başında Suriye’de BAAS rejiminin çöküşüyle başlayan sürece dikkat edelim. Suriye’deki dinamiklerin değişmesiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de de MHP sözcülüğünde “yeni bir çözüm süreci” gündeme getirildi. Bugün terör örgütü PKK’nın sözde fesih bildirisi metninden de anlıyoruz ki, söz konusu olan terör örgütünün feshinden ziyade Suriye’nin kuzeyine askeri yığınak yapmaktır. Bölgedeki ABD-İsrail planlarının uygulanması, diğer bir ifadeyle, Suriye’nin Iraklılaştırılmasıdır.
Türkiye’de ise “yeni anayasa” talebi üzerinden karşı-devrimci cephenin yeni bir saldırısı örülmektedir. Cumhur İttifakına eklemlenen DEM Parti ile birlikte 1923 Cumhuriyetinin tabutuna son çiviyi çakma hazırlıkları yapılmaktadır. Çok net bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor; Cumhur İttifakının DEM ile beraber oluşturduğu yeni ittifak dizilimi Orta çağ gericiliğinde birleşmektedir. Ondan dolayı, Lozan’a karşılar. Ondan dolayı, 1923’e, 1923’ün ilk anayasası olan 1924 Anayasasına, Cumhuriyet birikimine karşılar.
Bu karşı-devrimci saldırıyı püskürtmek için bir Cumhuriyet Bariyeri oluşturmak bugünün acil ihtiyacı ve bizlerin öncelikli görevidir değerli dostlar. Bir Cumhuriyet Bariyeri kurmak zorundayız. Cumhuriyetçiler Kurultayı’nın önüne koyacağı ve programlayacağı acil görevin somut olarak bu emperyalizm destekli yeni anayasa ve yeni “çözülme sürecine” karşı bir Cumhuriyet mevziisi yaratmak olduğuna inanıyorum ve bugünden itibaren çalışmalarımızı buna yoğunlaştırmamız gerektiğini düşünüyorum.
Anti-Kapitalist Olunmadan Anti-Emperyalist Olunamaz
Son saptamamızı ortaya koyalım: Emperyalizmden bahsediyorsak kapitalizmden ve kapitalist sömürü ilişkilerinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bakın birçok örnek verilebilir. Ancak, daha fazla vaktinizi almadan Erzincan İliç’teki maden katliamını örnek vermek istiyorum. Kanadalı şirket, iktidarın teşvik ve destekleriyle maden ocaklarımıza girdi, emekçilerin hayatını yok sayan ihmallerle maden işçilerini toprağın altına gömdü ve hesabı sorulmadan kenara çekildi. Bu vatanın topraklarını ve ülkenin kaynaklarını emperyalizme peşkeş çeken bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu ülkede emeğiyle namusuyla çalışan insanları toprağın altında bırakan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu kapitalist sömürü ilişkilerine son vermeden ülkemizi emperyalist tahakkümden kurtarmamızın imkânı yoktur. Bunu bilmemiz ve mücadelemizi bu temel çizgi üzerinden inşa etmemiz gerekiyor. Anti-emperyalizmin yolu anti-kapitalizmden geçmektedir. İnsanlarımızın emeğini ve hayatını çalan bu sömürü düzenini yıkmak emperyalizme karşı vereceğimiz mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Değerli arkadaşlar,
İlk saptamamıza geri dönerek bitirelim. Ne demiştik? 1923 Cumhuriyeti, dışarıda emperyalist kuvvetlere, içeride ise emperyalizmle iş birliği içindeki saray hükümetine karşı ilmek ilmek örülmüş ve santim santim kazanılmış bir mücadeleydi. Bugün aynı yerdeyiz. Dikkat edin, bugün yeniden emperyalist planların ortaklığına soyunan bir saray iktidarıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadelemizin bir ayağını da ülkemizi ve bölgemizi ABD-AB-İsrail çıkarları ekseninde yöneten saray hükümetine karşı vereceğimiz mücadele oluşturuyor.
Ülkemizin tarihsel olarak da ispatlanmış iki ilerici, Cumhuriyetçi çizgisinin; Mustafa Kemal devrimciliğini özümsemiş Kemalist cumhuriyetçiler ile, 1923 atılımını daha ileriye, sosyalizme taşıma iddiası ve iradesine sahip sosyalist cumhuriyetçilerin birliği bu mücadeleyi başarıya götürecektir.
Yaşasın Cumhuriyetçilerin birliği!
Yaşasın Emekçilerin Cumhuriyeti!
Kahrolsun Cumhuriyet düşmanları!
Birliği Nasıl Sağlarız?
Cumhuriyetçilerin birliğini sağlamak, “benim mahallem”, “benim partim” gibi dar grupçu anlayışların en baştan mahkûm edilmesiyle sağlanabilir. Bunun yolu, cumhuriyetçiliğin iki çizgisini oluşturan Kemalist cumhuriyetçiler ile Sosyalist cumhuriyetçilerin ortak temsil ve onları temel paydalarda birleştiren programda bir araya gelmeleriyle sağlanabilir. Bu Kemalistlerle sosyalistleri ortaklaştırma programı olmak zorunda değildir, olmamalıdır da. Ancak, ülkemizin bu iki ilerici damarının günümüz aciliyetleri karşısında ortak bir Cumhuriyet mevziisinde birleşmesi, Kemalist-Sosyalist İttifakını sağlaması temsil ve program meselesini çözmesiyle sağlanabilir.
Kişisel ve örgütsel sorunları bir kenara bırakarak temel program ekseninde oluşabilecek en geniş kurumsal ve bireysel ağları bu kurultayın bir parçası haline getirebilmek, en azından tartışma zemininde buluşturabilmek, niyetin başarıya ulaşabilmesi için gereklidir. Aksi durumda, mevcut yapısı ve kapsayıcılığıyla Cumhuriyetçiler Kurultayı’nda konuşulan büyük görevlerin yerine getirilebilmesi mümkün görünmemektedir.
Detaylandırmaya haftaya devam edeceğiz…
