More

    İnsanlığın Namus Cephesi: İran

    Bugün dünya, yalnızca bir coğrafyanın değil, bir onurun, bir iradenin ve bir tarihsel hafızanın sınandığı bir momentten geçiyor. İran’a yönelen saldırılar, herhangi bir ülkeye karşı yürütülen sıradan bir askeri operasyon değildir. Bu saldırı, emperyalist tahakkümün, kuralsız gücün ve siyonist yayılmacılığın en çıplak hâliyle sahaya sürülmesidir.

    İran’ın verdiği mücadele bu nedenle yalnızca kendi sınırlarını savunma meselesi değil; insanlığın onurunu, bağımsızlık fikrini ve halkların kendi kaderini tayin hakkını savunma mücadelesidir. Beş bin yıllık bir tarihsel sürekliliğe sahip olan İran, bugün o köklü mirasa yakışır bir direniş sergilemektedir.

    Emperyalist güçler tarih boyunca aynı yöntemi kullanmıştır: önce hedef ülkeyi şeytanlaştır, sonra iç dinamiklerini kaşı, etnik ve mezhepsel fay hatlarını tetikle, ardından “insani müdahale” adı altında yıkımı meşrulaştır. Bugün İran’a karşı yürütülen süreç de bu şablonun birebir kopyasıdır. Ancak hesap edemedikleri bir gerçek var: karşılarında yalnızca bir devlet değil, tarih bilinci olan, egemenliğine sahip çıkan bir halk var.

    Daha da çarpıcı olan ise sözde “İslam dünyası”nın içine düştüğü tarihsel çürümedir. Mezhep farklılıklarını öne sürerek İran’a mesafe koyanlar, Filistin işgal edilirken, Gazze’de çocuklar katledilirken neredeydi? Bugün İran’ı eleştirenlerin büyük çoğunluğu, o gün sessizliğe gömülmüş, hatta dolaylı biçimde işgale alan açmıştır. Oysa bizzat Filistin direnişinin aktörleri, İran’ın sağladığı desteği defalarca açıkça ifade etmiştir.

    Burada mesele mezhep değil, saf tutma meselesidir. Ya emperyalizmin ve siyonizmin yanında olursunuz ya da ona karşı direnenlerin safında.

    Bugün bölgede adım adım işletilen planlar ortadadır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir komplo teorisi değil, açık belgelerle, strateji metinleriyle sabit bir jeopolitik dizayndır. Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Yemen’e kadar yaşananlar bu planın aşamalarıdır. İran bu zincirin kritik halkalarından biridir. İran’ın düşmesi durumunda sıranın başka ülkelere, özellikle de Türkiye’ye geleceğini görmek için müneccim olmaya gerek yoktur.

    Bu noktada Türkiye’nin pozisyonu hayati önemdedir. Türkiye, bu denklemde “tarafsız” kalabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgı içindedir. Tarih, tarafsız kalanların aslında güçlüden yana konumlandığını defalarca göstermiştir. Türkiye ya bölgesel bağımsızlık hattının bir parçası olacak ya da emperyalist dizaynın edilgen bir unsuru hâline gelecektir.

    Türkiye’de de bu süreçte saflar giderek netleşmiştir. Kendini “rasyonel”, “gerçekçi” ya da “demokrasi savunucusu” olarak tanımlayan bazı çevreler, her cümleye “ama İran’da demokrasi yok” diyerek başlıyor. Bu söylem, ilk bakışta meşru bir eleştiri gibi sunulsa da, gerçekte emperyalist müdahaleyi aklama işlevi görüyor. Sanki saldıran güçler kusursuz demokrasi örneğiymiş gibi bir çarpıtma yapılmaktadır.

    Oysa mesele basittir: Bir ülkenin iç rejimi, dış müdahalenin meşruiyet gerekçesi olamaz. Tarih, “demokrasi getirme” iddiasıyla girilen her ülkenin nasıl yıkıma uğratıldığını defalarca göstermiştir. Irak, Libya, Afganistan… Liste uzayıp gider.

    Bugün Türkiye’deki bazı kalemler ve ekran yüzleri, bu çarpık söylemin taşıyıcılığına soyunmuş durumdadır. “İran ilk günden teslim olmalıydı” diyenler, aslında kendi zihinsel teslimiyetlerini ilan etmektedir. Direnişi değil teslimiyeti öneren bir akıl, bağımsızlık fikrini çoktan terk etmiştir.

    Aynı şekilde, her konuda “uzman” sıfatıyla ekranlara çıkarılan yorumcuların büyük bölümü, meseleyi askeri güç dengelerine indirgemekte ve “İran bu güçle baş edemez” gibi yüzeysel analizler yapmaktadır. Oysa tarih, yalnızca askeri kapasiteyle değil, irade ve toplumsal dirençle yazılır.

    Çanakkale’de “baş edemezsiniz” denilen güçlere karşı nasıl direnildiği ortadadır. Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvele karşı verilen mücadele hâlâ bu toprakların hafızasındadır. Eğer mesele yalnızca teknik güç dengesi olsaydı, o savaşların hiçbiri kazanılamazdı. Demek ki belirleyici olan şey, halkın iradesi ve bağımsızlık kararlılığıdır.

    Bugün İran’ın verdiği cevap da tam olarak budur: “Güç dengesi” anlatısının ötesine geçen bir direniş pratiği. Bu durum, dünyaya tek taraflı anlatılan askeri üstünlük hikâyelerini de sorgulatmaktadır.

    Birleşmiş Milletler’in içine düştüğü acziyet ise başlı başına bir trajedidir. Küresel barışı sağlamak için kurulan bir yapı, bugün saldırganı değil, direneni hedef alan açıklamalar yapıyorsa, bu yalnızca kurumsal çöküş değil, aynı zamanda ahlaki iflastır.

    Türkiye içinde ise mezhepçi ve ideolojik körlükle hareket eden bazı çevreler, bu tabloyu hâlâ doğru okuyamamaktadır. Bu kesimler, farkında olarak ya da olmayarak, küresel güçlerin propaganda aparatına dönüşmüş durumdadır. Oysa mesele mezhep değil, bağımsızlıktır; mesele ideolojik farklılıklar değil, emperyalizme karşı duruştur.

    Bugün İran’ın direnişi, yalnızca bir ülkenin mücadelesi değil, bir eşiktir. Bu eşik, kimin gerçekten bağımsızlıktan, halkların onurundan ve adaletten yana olduğunu gösterecek bir turnusol işlevi görmektedir.

    Tarih, bu günleri not ediyor. Ve herkesin nerede durduğunu da.

    Yazılar

    Yazılar