Hastalığın insanı eve kapattığı, zamanın ağırlaştığı dönemler vardır. İstanbul’da karanlık ve yağışlı günlerin birbirine karıştığı, bedenin kırılganlaştığı böyle bir süreçte, yıllar önce izlediğim Hannibal Lecter külliyatını yeniden izledim. Bu yeniden izleme bilinçli bir tercih değildi; daha çok, insanın savunmasız kaldığı anlarda bazı karanlık figürlere istemsizce geri dönmesi gibiydi. Hastalık hâlinin yarattığı melankoli, gündelik hayatın hızında üzeri örtülen kimi soruları daha keskin ve rahatsız edici biçimde görünür kılıyordu. Lecter’ı izlerken artık onu yalnızca “olağanüstü bir psikopat” ya da soyut bir felsefi alegori olarak görmek mümkün değildi. Aksine, temsil ettiği şiddetin seçiciliği, kimi insanların sistematik biçimde değersizleştirilmesiyle kurduğu ilişki göze çarpıyordu. Tam da bu yüzden şu soru kendini dayattı: Hannibal Lecter’ı yalnızca bireysel bir sapma olarak mı okumalıyız, yoksa onun şiddeti, modern toplumun ekonomi-politik ayıklama mantığının aşırılaşmış ama dürüst bir ifadesi mi?
İlk bakışta Lecter, sınıfsal analizden kaçan bir karakter gibi durur. Ne üretim ilişkilerinde açık bir yeri vardır ne de sermaye biriktirme kaygısı taşır. Bu nedenle onu ekonomi-politik bir çerçeveye yerleştirme girişimi “zorlama” gibi algılanabilir. Ancak ekonomi-politik yalnızca üretimi değil, toplumsal ayıklama süreçlerini de kapsar. Kapitalist toplum, meta üretirken aynı anda insanları da sınıflandırır: kim merkezde kalacak, kim kenara itilecek, kim “artık” sayılacaktır?
Lecter tam da bu ayıklama mantığının cisimleşmiş hâlidir. Onun şiddeti rastlantısal değildir; seçicidir. Kurbanlarını yoksul oldukları için değil, kaba, görgüsüz, vasat ve estetikten yoksun bulduğu için hedef alır. Bu yönüyle Lecter, klasik sınıf çatışmasının değil, sınıflı toplumun üstten bakışının uç bir ifadesidir. Ekonomi-politik açıdan bakıldığında, burada çıplak bir çıkar kavgasından ziyade, eşitsizliğin kültürel ve simgesel boyutlarıyla karşılaşırız. Lecter, kapitalizmin görünmez eleme mekanizmasını görünür ve kanlı kılar.
Ancak bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. İnsan davranışlarını ve şiddeti yalnızca ekonomi-politik ilişkilerle açıklamaya çalışmak da indirgemeci bir sonuç doğurur. İnsan psikolojisi, travma, arzu ve bilinçdışı dinamikler bu tablonun dışına itilemez. Hannibal Lecter’ın karanlığı, yalnızca sınıfsal bir konumlanıştan değil; bu konumlanışın derin bir travmatik çekirdekle birleşmesinden doğar. Özellikle çocukluk döneminde, savaş koşullarında aç kalan asker kaçaklarının kız kardeşini öldürüp yemeleri ve onu da bu eyleme zorlamaları, Lecter’ın psikopatolojisinin kurucu anı olarak okunmalıdır. Bu deneyim, yamyamlığı yalnızca bir “sapma” olmaktan çıkarır; onu travmatik bir tekrar dürtüsüne dönüştürür.
Bu bağlamda Lecter’ın kurbanlarının çoğunun kaba, zalim, görgüsüz ve hoyrat figürler olması tesadüf değildir. Bilinçdışı düzeyde, çocuklukta kardeşini yiyen bu adamların simgesel olarak “yeniden yenilmesi” söz konusudur. Yamyamlık, burada biyolojik bir dürtüden çok, travmanın estetik ve ahlâki bir rövanş biçimi hâline gelir. Tam da bu nedenle Lecter’ın şiddeti hem son derece kişisel hem de toplumsal olarak tanıdıktır. Dolayısıyla mesele, ekonomi-politik analiz ile psikolojik çözümlemeyi birbirinin yerine koymak değil; Lecter örneğinde olduğu gibi, bu iki düzlemin nasıl iç içe geçtiğini ve birbirini nasıl yoğunlaştırdığını kavramaktır.
Tam bu gerilim hattında, çoğu zaman sosyalist yöntemi “fazla indirgemeci” bulan ve sınıf meselesini geri plana iten düzeniçi yaklaşımlar devreye girer. Bu yaklaşımlar, iktidarı daha çok söylem, normallik ve disiplin ekseninde okumayı tercih eder. Michel Foucault’nun çalışmaları burada güçlü bir referans noktası sunar. Foucault, modern toplumda iktidarın hapishane, hastane ve psikiyatri gibi kurumlar üzerinden nasıl işlediğini çarpıcı biçimde gösterir. Lecter’ın akıl hastanesine kapatılmış ama asla ehlileştirilememiş bir figür olması, bu analizle kolayca örtüşür.
Ne var ki Foucault’nun yaklaşımı, tam da burada sınırlı kalır. İktidarın mikro düzeydeki işleyişini görünür kılarken, bu işleyişi mümkün kılan maddi ve sınıfsal zemini arka plana iter. Lecter’ı yalnızca disiplin toplumunun kaçağı olarak okumak, onun temsil ettiği elitist ayıklama mantığını perdeleyebilir. Oysa Lecter, iktidarın mağduru olmaktan çok, sınıflı toplumun seçkinci bilincini içselleştirmiş ve onu mutlaklaştırmış bir figürdür. Bu nedenle Foucaultcu okuma, Lecter’ı düzeniçi bir anomaliden öteye taşımakta zorlanır.
Belki de hastalık hâlinde, karanlık ve yağışlı günlerde Hannibal Lecter’ın bu denli sarsıcı görünmesinin nedeni tam olarak burada yatar. Bedenin zayıfladığı, insanın kendi kırılganlığıyla baş başa kaldığı anlarda, modern toplumun eşitlik, insancıllık ve ilerleme anlatısı gücünü yitirir. Gündelik hayatın hızında görünmezleşen ayıklama mekanizmaları daha çıplak biçimde hissedilir. Lecter’ın şiddeti bu anlarda yalnızca bireysel bir sapma olarak değil; travma ile beslenen, ama aynı zamanda toplumsal olarak tanıdık bir seçicilik mantığıyla örülmüş bir yapı olarak belirir. Onun karanlığı, kişisel geçmişten süzülerek bugünün sınıflı dünyasıyla rezonansa girer.
Lecter bu gerçeği açığa çıkarır; fakat onu aşmayı ya da dönüştürmeyi denemez. Çocukluk travmasının bilinçdışı tekrarını, estetik ve ahlâki bir üstünlük iddiasıyla birleştirir. Bu nedenle şiddeti, ne yalnızca bireysel bir hesaplaşma ne de saf bir toplumsal eleştiridir. Aksine, travmanın verdiği haklılık duygusunu, sınıflı toplumun dışlayıcı mantığıyla kaynaştırarak onu doğal ve kaçınılmaz gibi sunar. Böylece hem psikolojik hem de ekonomi-politik düzeyde işleyen bir ayıklama rejimi kurar.
Bu yüzden Hannibal Lecter bir çözüm değildir; karanlık bir aynadır. Ekonomi-politik açıdan bakıldığında, sınıflı toplumun üstünü örttüğü seçiciliği yüzümüze çarpar; psikolojik açıdan bakıldığında ise bu seçiciliğin nasıl içselleştirilebildiğini, travmayla nasıl meşrulaştırılabildiğini gösterir. Lecter’ın rahatsız edici dürüstlüğü tam da burada yoğunlaşır: “Zaten eliyorsunuz; ben sadece bunu inkâr etmiyorum.” Bu cümle, hem toplumsal düzenin hem de bireysel karanlığın ortak suç ortaklığını açığa çıkarır.