More

    Çöken Proje

    Son birkaç günün gelişmeleri aslında bütün resmi berraklaştırdı. Önce sert tehditler geldi. Ardından süreler verildi. İran’a yönelik “kararlılık” vurgusu yapıldı. Fakat sahadaki gerçeklik çok kısa sürede bu söylemin altını boşalttı.

    İran geri adım atmadı. Aksine, askeri kapasitesini ve karşılık verme iradesini açık biçimde ortaya koydu. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanma ihtimali artık bir senaryo değil, gerçek bir risk olarak konuşulmaya başlandı. Körfez ülkelerinin enerji altyapısının, olası bir saldırı durumunda doğrudan hedef alınabileceği de aynı şekilde netleşti.

    Bu tablo yalnızca bölgesel bir gerilim anlamına gelmiyor. Küresel enerji akışının kesintiye uğraması demek. Ve bu, en başta ABD ekonomisinin kaldıramayacağı bir maliyet anlamına geliyor.

    Nitekim öyle de oldu. Tehdit dili hızla yerini geri adım atan bir tona bıraktı. Trump önce süre verdi, ardından “anlaşacağız galiba” diyerek fiilen geri çekildi. Bu, askeri değil ekonomik sınırların belirleyici olduğunu gösteren açık bir tablo.

    İRAN NEDEN KIRILAMADI?

    Çünkü İran sadece bir ülke değil. Aynı zamanda kuşak-yol projesinin Orta Doğu’daki kilit geçiş noktası ve Çin’in enerji güvenliğinin temel halkası. Hürmüz’den akan petrol ve doğalgazın önemli bir bölümü Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor.

    Körfez ülkeleri üzerinden işleyen petrodolar sistemi, ABD’nin küresel ekonomik hâkimiyetinin temel direklerinden biridir; petrol ticaretinin dolarla yapılması, ABD’ye sınırsız borçlanma ve para basma imkânı sağlar. Körfez’in elde ettiği petrol gelirlerinin büyük bölümünün yeniden ABD finans sistemine, özellikle tahvillere, silah alımlarına ve ileri teknoloji harcamalarına yönelmesi ise bu düzenin ikinci ayağını oluşturur. Bu döngünün kırılması, yalnızca enerji piyasasını değil, doların rezerv para statüsünü ve ABD’nin finansman modelini sarsarak, oluşan artı değerin kaybı üzerinden yıkıcı bir ekonomik sonuç doğurma potansiyeli taşır.

    İran’ın sahada gösterdiği askeri direnç, ABD’nin tehdit dilinin gerçek bir karşılık üretmediğini açığa çıkardı. Nitekim Washington’un önce ültimatom verip ardından saldırıları ertelemesi ve “müzakere” söylemine dönmesi, bu baskının ters teptiğini gösteriyor

    ABD, İran’ı sıkıştırmak isterken Hürmüz riski, enerji akışının kesilme ihtimali ve karşılıklı misilleme tehdidiyle kendi ekonomik politik sınırlarına çarptı. Kısacası, kazdığı jeopolitik kuyunun içine düşmüş durumda.

    Dolayısıyla İran’a yönelik bir operasyon, yalnızca Tahran’ı değil, doğrudan Çin’i ve küresel güneyi hedef almak anlamına geliyor. Bu nedenle İran’ın direnci, aynı zamanda küresel dengede ABD’nin karşısındaki hattın da direncidir.

    Bu gerçeklik, ABD’nin elini sınırladı. Blöfler boşa düştü. Ve en önemlisi, İran’ın parçalanması üzerine kurulu büyük strateji ciddi bir darbe aldı.

    BARIŞ SÜRECİ DEĞİL, BİR TASFİYE PLANI

    Bu noktada Türkiye’de yürütülen “barış süreci”nin gerçek mahiyetini görmek gerekiyor. Daha önceki değerlendirmelerimizde bu sürecin Amerika’nın teşvikiyle başlatıldığını, İran’a yönelik operasyon sonucu olarak ortaya çıkacak boşluğu doldurmanın beklentisi ile tüm aktörlerin ikna edildiğini belirttik. Suriye’de PYD’nin tek kurşun sıkmadan kontrol ettikleri bölgeleri bırakmalarının sebebinin bu olduğunu da söyledik.

    Bu süreç, iç politik bir uzlaşma arayışı değil; İran sonrası Ortadoğu’nun yeniden tasarlanmasına dönük planın parçasıdır. Türkiye’nin “bölgesel uygulayıcı” rolü üstlendiği, Suriye’den Irak’a uzanan hatta yeni bir düzen kurulmasının hedeflendiği bir çerçeveden söz ediyoruz. İran’ının dağılması halinde cari hale gelecek Sünnilik temelinde kurulacak alt emperyal düzen hülyaları “kurucu önderlere” statü arayışlarına, “millicilik” atfedilmesine kadar vardırdı işi.

    Suriye’de Kürt milliyetçisi aktörlerin pozisyon alışı ve Türkiye’de farklı siyasal aktörlerin aynı hatta hizalanması bu yüzden tesadüf değildir. Bu, koordineli bir jeopolitik mühendisliktir.

    Ancak bu planın temel varsayımı İran’ın etkisizleştirilmesiydi. Bugün gelinen noktada bu varsayım çökmüştür.

    ÇÖKEN PLAN, DAĞILAN DENGELER

    Buradan açık bir sonuç çıkıyor:

    İran’ın parçalanmasına dayalı bölgesel proje başarısız olmuştur.

    Bunun ilk sonucu Türkiye’de yürütülen sözde “barış süreci”nin sona ermesi olacaktır. Çünkü bu süreç kendi başına bir politik tercih değil, daha büyük bir planın parçasıdır. Plan çöktüğünde, süreç de çöker.

    İkinci sonuç Suriye’de ortaya çıkacaktır. ABD’nin denge unsuru olarak kullandığı yapılar dağılacak, özellikle kurulmakta olan IŞİD devleti sürdürülemez hale gelecektir.

    SİYASİ DEPREM KAPIDA

    Daha önemlisi, bu gelişmeler yalnızca bölgeyi değil, siyasal iktidarları da doğrudan etkileyecek.

    Orta vadede Türkiye’de, İsrail’de ve ABD’de iktidar değişiklikleri kaçınılmaz hale gelecektir. Çünkü mevcut iktidar blokları, bu çöken stratejinin üzerine kuruludur. Strateji çöktüğünde, onu taşıyan siyasal zemin de çöker.

    Bu bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.

    BİR DÖNEMİN SONU

    Tüm bu gelişmeler bize daha büyük bir gerçeği gösteriyor:

    ABD hegemonyası artık son raddesine gelmiştir.

    Artık dünya tek merkezden yönetilen bir sistem değil. Bölgesel güçlerin, enerji hatlarının ve çok kutuplu dengelerin belirlediği yeni bir döneme giriyoruz. Bu geçiş sancılı olacak. Çatışmalar, krizler ve ani kırılmalar yaşanacak.

    Ancak yön değişmiştir.

    Dünya büyük bir dönüşümün eşiğinde.
    Ve bu dönüşüm, yalnızca Ortadoğu’yu değil, küresel sistemi yeniden şekillendirecek.

    Yazılar

    Yazılar