Gündemin dışına düşme pahasına güncel konuların bir kısmından daha önemli gördüğüm bir olgu üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.
2 Haziran’da sona eren İzmir belediye işçileri grevi, yerel bir toplu sözleşme krizinden çok daha fazlasını temsil ediyordu. Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal-toplumsal çelişkilerin bir kez daha gün yüzüne çıktığı bu süreç, hem emekçilerle halkçı Cumhuriyet güçleri arasındaki ilişkide yaşanan gerilimleri hem de bu birlikteliğe yönelik ideolojik sabotajları tüm açıklığıyla gözler önüne serdi.
Grev yalnızca maaş talepleriyle değil, sınıf bilincini güçlendirme ve örgütlü emeğin siyasal alandaki yerini yeniden tarif etme çabasıyla da ilgiliydi. Ancak bu mücadele, sosyal medyada ve kimi muhalif çevrelerde işçilere yönelen tepkilerle gölgelendi. Bu tepkiler arasında “oturdukları yerden maaş alıyorlar” türünden ifadeler öne çıktı. Söz konusu söylem, kamusal emeğin değersizleştirildiği, çalışma hakkının bir lütuf gibi sunulduğu neoliberal saldırganlık dönemlerini hatırlattı.
Oysa Türkiye’de halkçı belediyeciliğin temel dayanağı, kamu hizmetinin bir piyasa faaliyeti değil, yurttaşlık hakkı olduğu anlayışıdır. Bu anlayış, yalnızca çalışanların değil, hizmet alan yurttaşların da kazanımıdır. Belediyelerde görev yapan temizlik işçisinden büro emekçisine kadar tüm çalışanların onurlu bir yaşam sürme hakkı, Cumhuriyetçi birikimin parçası olan sosyal devlet idealinin temelidir.
Emekçilerle Cumhuriyet Güçleri Arasındaki Zemin
İzmir grevi süresince yaşananlar, emekçi sınıflar ile halkçı, yurtsever ve Cumhuriyetçi güçler arasındaki bağın henüz istenen düzeye ulaşmadığını gösterdi. Bu bağ zayıf kaldığı ölçüde, sistem içi manipülasyonlara açık hâle geliyor. Oysa Türkiye’nin bağımsızlık ve halkçı kalkınma mücadelesi, bu iki toplumsal dinamiğin –emek ile Cumhuriyet’in– stratejik ittifakıyla mümkün olabilir.
CHP’nin yerel yönetim pratiği, kimi zaman bu ittifakı güçlendirmek yerine zedeleyen uygulamalara sahne olabiliyor. Ancak bunu bir aidiyet krizinden çok, bir bilinç eksikliği olarak okumak gerekir. Yerel yönetimlerdeki halkçı yönelim ile örgütlü emek arasında kurulacak köprü, yalnızca bugünün toplu sözleşme masalarında değil, yarının devrimci dönüşüm programında da belirleyici olacaktır.
Kimlik Siyasetinin Tuzakları ve Sınıfın Bölünmesi
Grev sürecinde dikkat çeken bir diğer olgu ise, işçilerin etnik kökenleri üzerinden yürütülen tartışmalardı. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Emekçi bir Kürt yurttaşın hak arayışı, onu otomatik olarak bir kimlik mücadelesine değil, sınıf mücadelesine konumlandırır. Ancak bu ayrımın silikleştirilmesi, hem solun emekçi Kürt halkıyla bağ kurmasını zorlaştırmakta hem de sınıf hareketlerini “etnik tehdit” algısıyla kriminalize etmeye yarayan bir psikolojik savaş mekanizması işlevi görmektedir.
Bu tarz müdahaleler, sınıf bilincini parçalama amacına hizmet eder. İşçilerin ortak taleplerini ve mücadele birliğini, etnik ya da mezhepsel kimlikler üzerinden ayrıştırmak, yalnızca emek hareketine zarar vermez; aynı zamanda Türkiye’nin ilerici birikimini oluşturan halkçı değerleri de hedef alır. Bu kirli söylemlerin bir merkezden yönlendirildiğine dair kuşkular, ülke siyasetinin mevcut yapısı düşünüldüğünde yabana atılacak türden değildir.
Emek Mücadelesini Sahipsiz Bırakmamak
Bu süreçte özellikle bazı Cumhuriyetçi çevrelerden gelen tepkiler, işçi hareketiyle yeterince temas kurulamamış olduğuna işaret ediyor. Oysa Cumhuriyetçi birikimin özü, halk egemenliğini yalnızca sandıkta değil, üretim ilişkilerinde ve bölüşümde de kurabilme iradesidir. Bu yönüyle emek hareketi, Cumhuriyet’in yarıda kalmış halkçı devrim programının günümüzdeki taşıyıcısıdır.
Bugün, emekçilerin grev hakkına sahip çıkmak, yalnızca bir dayanışma meselesi değil; aynı zamanda halkçı bir Cumhuriyet inşa etme iddiasının gereğidir. Sınıf mücadelesini sahiplenmeyen hiçbir siyasal çizgi, halkçı olamaz. Emekle bağ kurmayan hiçbir program da ülkenin geleceğini kuramaz.
AKP-PKK Manipülasyonuna Zemin Hazırlamak
Grevin kimlik temelli bir çatışma zeminine çekilmesi, sadece işçilerin mücadelesini etkisizleştirmekle kalmadı; aynı zamanda AKP’nin uzun süredir sürdürdüğü “biz Kürtlere açığız ama Kemalistler ırkçı” propagandasına da malzeme sundu. Böylece Cumhuriyetçi kesim, Kürt düşmanlığı ile yaftalanarak yalnızlaştırılırken, AKP ve çevresi etnik ayrımcılığa karşı pozisyonda gösterilmeye çalışıldı.
AKP’nin zaman zaman PKK ile, zaman zaman ise farklı etnik ya da mezhepsel odaklarla kurduğu pragmatik ilişkiler, halkçı birliğin önüne konan mayınlar gibidir. Grev sürecinde yaşananlar, bu manipülasyonların ne kadar ustalıkla devreye sokulabildiğini gösterdi. Bu nedenle, sınıf eksenli bir siyaset dilini ısrarla ve tutarlılıkla sürdürmek zorundayız.
Emek ile Cumhuriyetin İttifakı
İzmir grevi, bir yandan Türkiye’de örgütlü emeğin direncini ve kararlılığını gösterirken, öte yandan halkçı güçlerle olan bağlarının sağlamlaştırılması gerektiğini ortaya koydu. Bu kopukluk giderilmeden ne Cumhuriyet tam anlamıyla halkçılaşabilir ne de sosyalizm Türkiye’ye özgü bir zemin üzerinde inşa edilebilir.
Bugün görevimiz, Cumhuriyet’i sınıfsal temellerde yeniden kurmak; halkçılığı soyut bir tarihsel referans olmaktan çıkarıp güncel bir toplumsal program hâline getirmektir. İşçilerin, köylülerin, gençlerin, kadınların, esnafın, yani halkın bütün emekçi kesimlerinin çıkarlarını önceleyen bir düzen için, emekle Cumhuriyetin ittifakını büyütmeliyiz.
İzmir grevi, bize bu sorumluluğu bir kez daha hatırlattı.