More

    Kahramanmaraş Katliamının Psikopatolojisi 

    Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan katliam, ilk bakışta izahı güç bir bireysel vahşet olarak sunulmaya çalışılıyor. Failin yaşı, saldırının hedefi ve ortaya çıkan dehşet karşısında refleks olarak psikolojik açıklamalara yönelmek anlaşılır bir eğilimdir. Tekil bir akıl hastalığı, psikopati sınırında bir empati yoksunluğu ve amaçsız bir gaddarlık. Ancak bu tür olayları yalnızca bireyin iç dünyasına indirgemek, meselenin esasını gözden kaçırmak anlamına gelir. Çünkü burada karşımızda duran şey, tekil bir patoloji değil, giderek derinleşen bir toplumsal özne krizidir. Bu kriz, Türkiye’deki siyasal iklim ile küresel kapitalist kültürün kesişiminde şekillenen, çok katmanlı bir çözülmenin ürünüdür. 

    Türkiye’de uzun süredir “saygı” adı altında yeniden üretilen ilişki biçimi, gerçekte karşılıklı tanıma ve eşit özneler arasında kurulan bir ilişki olmaktan çok, hiyerarşik itaate dayalı bir düzenin dilidir. Ailede, okulda ve kamusal yaşamda çocuklara öğretilen şey, kendilerini ifade eden, sorgulayan ve varlığını kuran bireyler olmak değil; susmak, uyum sağlamak ve sınırlarını bilmektir. Hiyerarşik saygı prizmasında yerini alabilme beklentisidir. Bu yapı, bireyin özneleşme imkanlarını daraltırken, dışarıdan bakıldığında “terbiyeli” ve “saygılı” görünen ama iç dünyasında bastırılmış gerilimler taşıyan bir insan tipi üretir. Böylece saygı, ahlaki bir değer olmaktan çıkar ve bastırmanın, geri çekilmenin, kendini inkâr etmenin bir biçimine dönüşür.  

    Bu bastırma hali, son yıllarda siyasal düzlemde egemen olan dil ile birleştiğinde daha da sertleşir. İktidarın temsil ettiği söylemde güç, yalnızca bir kapasite değil, aynı zamanda bir erdem olarak yüceltilir. Sertlik kararlılık olarak sunulur, kabalık samimiyetle karıştırılır, aşağılayıcı dil doğallık diye pazarlanır ve şiddet, çoğu zaman meşru bir araç gibi görünür kılınır. Buna karşılık nezaket, empati ve anlayış giderek değersizleştirilir; zayıflık, yumuşaklık ve etkisizlikle özdeşleştirilir. Bu yalnızca bir retorik değil, toplumun duygusal ve ahlaki koordinatlarını yeniden belirleyen bir güç estetiğidir. Toplumsal adaletsizliklere karşı ürkek ve itaatkarken, bireysel saygı arayışında agresif ve şiddete meyyal birey profili. Trafikte sudan sebeplerle başlayan tartışmaların cinayetle sonuçlandığı örnekler en tipik olanlarıdır. Bu estetik içinde yetişen bir çocuk için saygı, artık karşısındakini anlamak değil, onun üzerinde güç kurabilme kapasitesiyle ölçülen bir performansa dönüşür.   

    Bu tabloya kapitalist toplumun ürettiği erkeklik ideali eklendiğinde ortaya daha derin bir kırılma çıkar. Medya ve dijital kültür aracılığıyla sürekli yeniden üretilen “ideal erkek” modeli; güçlü, yakışıklı, popüler ve cinsel olarak başarılı bir figürdür. Ancak bu model, geniş bir genç erkek kitlesi için ulaşılmaz bir standarttır. Bu durumda ortaya çıkan şey, derin bir yetersizlik duygusudur. Ne var ki bu duygu sağlıklı biçimde işlenmez, çünkü aynı kültür erkeğe zayıf olma hakkı tanımaz. Erkeklik, kırılganlığı kabul etmeyen bir kimlik olarak kurulduğu için yetersizlik hissi içe dönük bir sorgulamaya değil, dışa dönük bir öfkeye dönüşür. Bu öfke ise çoğu zaman en erişilebilir hedefe, yani kadınlara yönelir. Kadın, bu zihniyet içinde özne olmaktan çıkar ve erişilmesi gereken bir “ödül” gibi algılanır. Bu ödüle ulaşamayan erkek için sorun artık kendi yetersizliği değil, sistemin adaletsizliği ve kadınların tercihidir. Böylece aşağılanma hissi giderek nefrete ve şiddet fantazisine evrilir. Kapitalist kültürün ürettiği “güçlü, baskın erkek” imgesi, yalnızca erkekler üzerinde değil kadınlar üzerinde de bir norm baskısı yaratır; bazı kadınların sert ve dominant davranışları çekici bulması, çoğu zaman bu güç estetiğinin içselleştirilmesinin bir sonucudur. Bu durum, gerçek bir tercih olmaktan ziyade, gücün değerle özdeşleştirildiği bir toplumsal yapının ilişkiler alanına yansıması olarak okunabilir. 

    Kapitalist kültürün bir diğer belirleyici unsuru ise görünürlük fetişidir. Sosyal medya, influencer kültürü ve sürekli teşhir edilen ışıltılı hayatlar, değeri görünürlükle eşitleyen bir dünya kurar. Bu dünyada görünmeyen, fark edilmeyen, izlenmeyen birey, değersiz hisseder. Oysa bu görünürlük, toplumun çok küçük bir kesimine aittir. Geriye kalan büyük çoğunluk için gerçeklik, derin bir görünmezliktir. Bu noktada birey, kendini var etmenin yollarını arar. Ancak üretim, başarı ya da kolektif bağlar üzerinden bir varoluş kurmak giderek zorlaştıkça, daha kısa ve daha yıkıcı yollar cazip hale gelir. Şiddet, tam da bu noktada yalnızca bir yıkım aracı değil, aynı zamanda bir iletişim biçimine dönüşür. “Ben de varım” demenin en çarpık yolu olarak ortaya çıkar. 

    Kahramanmaraş’taki saldırganın Elliot Rodger gibi figürlere öykünmesi, bu bağlamda tesadüfi değildir. Elliot Rodger, 2014 yılında ABD’de kadınlara ve topluma duyduğu nefretle gerçekleştirdiği kitlesel saldırıyla tanınan ve “incel” ideolojisinin sembol isimlerinden biri haline gelen bir saldırgandır. “İncel” ise kendini istemsiz biçimde romantik veya cinsel ilişki kuramayan olarak tanımlayan ve çoğu zaman bu durumu özellikle kadınlara yönelik öfke ve düşmanlıkla açıklayan çevrimiçi bir alt kültürü ifade eder. Bu tür figürler ve ideolojiler, yalnızlık ve değersizlik duygusu içinde sıkışmış bireyler için karanlık bir kimlik modeli sunar. Şiddet, bu model içinde yalnızca bir eylem değil, bir tür kendini kurma biçimidir. Ancak burada daha kritik olan, bu öfkenin yönüdür. Bu öfke sisteme, eşitsizliğe ya da gerçek güç ilişkilerine yönelmez; en yakın ve en savunmasız olana yönelir. Çünkü birey, yukarıya karşı itaat etmeyi öğrenmiştir. Otoriteye yönelmiş bir öfke bastırılırken, bu bastırılmış enerji aşağıya doğru akar. Bu nedenle bu tür olaylar, yalnızca bireysel trajediler değil, yabancılaşmış bir toplumda şiddetin nasıl dolaşıma girdiğinin açık göstergeleridir. 

    Sonuç olarak Kahramanmaraş’ta yaşanan katliam, tekil bir akıl hastalığıyla ya da yalnızca dijital kültürün etkisiyle açıklanamaz. Bu olay, saygının itaatle yer değiştirdiği, gücün erdem sayıldığı, nezaketin değersizleştirildiği, yetersizlik duygusunun öfkeye dönüştüğü ve görünürlük baskısının kimlik krizine yol açtığı bir toplumsal düzenin ürünüdür. Bu nedenle asıl mesele, bu çocuğun neden böyle bir eyleme yöneldiği sorusunun ötesine geçmektir. Asıl sorulması gereken, nasıl bir toplumun kendi çocuklarını var olabilmek için şiddeti bir seçenek olarak görmeye ittiğidir. Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca yaşanan trajediyi anlamak için değil, benzer felaketlerin önüne geçebilmek için de hayati önemdedir. 

    Yazılar

    Yazılar