Tüketim Toplumundan Cumhuriyet’in Aydınlanma İdealine

       Bilim ve Gelecek dergisinde Leman Atalay’ın, Erich Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinden hareketle kaleme aldığı yazıyı büyük bir ilgi ve beğeniyle okudum.

       Atalay’ın insanın sahip olma tutkusu, tüketim toplumunun yarattığı yabancılaşma ve insani değerler üzerine yaptığı değerlendirmeler, beni özellikle bir eğitimci olarak düşünmeye yöneltti.

       Yazıyı okurken kendime şu soruyu sordum:

       Biz çocuklarımıza sahip olmayı mı, insan olmayı mı öğretiyoruz?

 Bu sorunun yanıtını yalnızca ailede veya okulda aramak yeterli değil. Çünkü insanı biçimlendiren, içinde yaşadığı toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel koşullarıdır.

       Bugün çocuklarımızı sınavlara hazırlarken, onlara meslek ve makam sahibi olmanın yollarını gösterirken nasıl insanlar olmalarını istediğimizi yeterince sorguluyor muyuz?

       Başarıyı diplomayla, saygınlığı makamla, mutluluğu tüketimle ölçen bir toplumda dürüstlüğün, vicdanın, dayanışmanın, bilimsel düşüncenin ve toplumsal sorumluluğun yeri nedir?

       Leman Atalay’ın yazısı, beni bu sorular üzerinden Cumhuriyet’in aydınlanma idealini, eğitim sistemimizin bugünkü durumunu ve giderek aşındığını düşündüğüm toplumsal değerlerimizi yeniden değerlendirmeye yöneltti.

       Amacım bir kitap incelemesi yapmak değil. Atalay’ın yazısının bende uyandırdığı sorulardan hareketle, yıllarını eğitime vermiş bir insan olarak ülkemizin nasıl bir insan ve toplum yetiştirme anlayışına ihtiyaç duyduğunu sorgulamak.

       Çünkü inanıyorum ki bir ülkenin geleceğini belirleyen yalnızca ekonomik kaynakları, teknolojik olanakları veya yetiştirdiği meslek sahipleri değildir. Asıl belirleyici olan, yetiştirdiği insanların düşünsel özgürlüğü, ahlaki sorumluluğu ve toplumsal bilincidir.

       Modern tüketim toplumu, insanı sürekli daha fazlasına sahip olmaya yönlendiriyor. Sahip olmak, yaşamın amacı hâline geldiğinde daha büyük evler, daha pahalı otomobiller, daha yüksek makamlar, daha fazla para…

Başarı giderek insanın ne düşündüğüyle, ne ürettiğiyle veya topluma ne kattığıyla değil, ne kadarına sahip olduğuyla ölçülüyor. Üstelik sahip olma tutkusu yalnızca maddi varlıklarla sınırlı kalmıyor. Bilgi, makam, ilişkiler, hatta sevgi bile sahip olunacak bir değer olarak görülebiliyor.

Sevgi sahiplenmeye, dayanışma rekabete, toplumsal sorumluluk kişisel çıkarlara dönüşebiliyor.

      Ancak burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

      Barınmaya, beslenmeye, sağlık hizmetlerine ve ekonomik güvenceye ihtiyaç duyan insanın sahip olma isteğiyle, sınırsız servet ve güç biriktirmeyi yaşamın amacı hâline getiren kişinin tutumu aynı değildir.

Yoksulluğun ortasında yaşayan bir insana yalnızca manevi değerleri öğütlemek, toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelmek olur.

      Bu nedenle sahip olma anlayışını sorgularken ekonomik düzeni, sınıfsal farklılıkları ve gelir dağılımındaki adaletsizliği de tartışmak gerekir.

Sorun, insanın insanca yaşayabilmek için gerekli olanaklara sahip olması değil; sahip olmanın yaşamın bütün değerlerinin önüne geçirilmesidir. İşte tam da burada üzerinde durmak istediğim konuya gelmek istiyorum.

Eğitim: Bilgiye Sahip Olmak mı, Düşünen İnsan Olmak mı?

       Evet … Bir eğitimci olarak üzerinde en çok durmak istediğim konu budur.

Çünkü eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil, toplumun gelecekte nasıl insanlar yetiştirmek istediğini gösteren temel bir alandır.

Sahip olmaya dayalı bir eğitim anlayışında bilgi, öğrencinin zihninde biriktirilen ve sınavlarda kullanılan bir nesneye dönüşür.

Öğrenci dinler, ezberler, sınava girer ve öğrendiklerini tekrar eder.

Başarının ölçüsü çoğu zaman alınan not, kazanılan diploma veya yerleşilen okul olur.

Oysa gerçek öğrenme, bilgiyi yalnızca edinmek değil; anlamak, sorgulamak, yorumlamak ve yeni düşünceler üretebilmektir.

      Bugün Türkiye’de eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri, öğrenmenin giderek sınav başarısına indirgenmesidir.

      Çocuklarımızın kaç soru çözdüğünü, kaç net yaptığını, hangi okulu kazandığını konuşuyoruz.

Peki kaçının özgürce düşünebildiğini, bir düşünceyi gerekçeleriyle savunabildiğini, karşılaştığı sorunlara bilimsel yöntemlerle çözüm arayabildiğini yeterince sorguluyor muyuz?

Öğrencinin başarısını sınav sonuçlarına indirgerken merakını, yaratıcılığını, eleştirel düşünme yeteneğini ve toplumsal duyarlılığını ikinci plana atmıyor muyuz?

Üstelik eğitim giderek ekonomik güce bağlı bir yarışa dönüşüyor.

Bir tarafta kalabalık sınıflarda, yetersiz olanaklarla öğrenim gören çocuklar; diğer tarafta özel derslerle, kurslarla ve yüksek ücretli okullarla desteklenen öğrenciler bulunuyor.

Böyle bir ortamda eğitimde fırsat eşitliğinden söz etmek giderek güçleşiyor.

Diploma sahibi olmakla eğitimli insan olmak aynı şey değildir.

Bir insan çok sayıda diploma sahibi olabilir. Ancak bilimsel düşünceden uzaksa, farklı görüşlere tahammül edemiyorsa, toplumsal sorumluluk taşımıyorsa eğitimin insana kazandırması gereken temel değerleri ne ölçüde edinmiştir?

Eğitimin amacı yalnızca meslek sahibi bireyler yetiştirmek olamaz.

Eğitim; düşünebilen, sorgulayabilen, vicdan sahibi, özgür ve toplumsal sorumluluk taşıyan insanlar yetiştirmelidir.

      Peki buradan şöyle bir soruya geçebilir miyiz?

     Cumhuriyet’in aydınlanma ideali neyi hedefliyordu?

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte gerçekleştirilen eğitim ve kültür devrimlerini yalnızca tarihsel düzenlemeler olarak değerlendirmek büyük bir eksiklik olur.

       Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Harf Devrimi – ki bugün 98. yıldönümü, öğretimin birleştirilmesi, kadınların eğitim olanaklarının genişletilmesi ve bilimsel düşüncenin toplumsal yaşamda güçlendirilmesi, yeni bir insan ve toplum anlayışının yapı taşlarıydı. Amaç yalnızca okuryazar insan sayısını artırmak değildi. Amaç, aklını kullanabilen, bilimin yol göstericiliğine güvenen, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olan özgür bireyler yetiştirmekti.

       Cumhuriyet’in aydınlanma anlayışında insan, bir otoriteye koşulsuz itaat eden değil; düşünen, sorgulayan ve toplumsal yaşamın sorumluluğunu üstlenen bir yurttaş olmalıydı.

Bu nedenle laiklik, Cumhuriyet’in yalnızca yönetim ilkelerinden biri değil, özgür düşüncenin ve bilimsel eğitimin temel güvencelerindendir.  Laik eğitim, farklı inançlara sahip ya da herhangi bir inanca bağlı olmayan bütün çocukların eşit koşullarda eğitim görmesini; bilginin dogmalarla değil, akıl ve bilim yoluyla değerlendirilmesini esas alır.

       Bugün eğitim politikalarını değerlendirirken de sormamız gereken temel soru şudur:

        Cumhuriyet’in yetiştirmeyi hedeflediği özgür ve sorgulayan insanı mı, yoksa söyleneni yapan, sınav kazanan, makam ve gelir peşinde koşan bireyi mi yetiştiriyoruz?

Eğer eğitim, çocuğun düşünme yeteneğini geliştirmek yerine onu yalnızca belirlenmiş kalıplara uymaya yönlendiriyorsa burada ciddi bir sorun vardır.

Çünkü sorgulama alışkanlığının gelişmediği bir toplumda özgür düşüncenin ve demokratik kültürün kökleşmesi güçleşir.

         Bir başka konu da:

        Makam sahibi olmakla liyakat sahibi olmak aynı şey midir?

        Sahip olma anlayışı, yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, siyasal ve toplumsal ilişkileri değerlendirmek açısından da önemlidir.

        Bir toplumda makam, yetki ve güç; sorumluluk üstlenmenin değil, ayrıcalık elde etmenin aracı hâline gelirse kamu hizmetinin anlamı değişir.

Oysa makam sahibi olmak, o makamın gerektirdiği bilgiye, birikime, ahlaki sorumluluğa ve liyakate sahip olmak anlamına gelmez. Bir insanın değeri bulunduğu makamın yüksekliğiyle değil, o makamda sergilediği dürüstlükle, adalet anlayışıyla ve topluma sağladığı yararla ölçülmelidir. Aynı şekilde siyasal güce sahip olmak, demokratik bir yönetim anlayışına sahip olmak demek değildir. Demokrasi yalnızca seçim kazanmak veya yönetme yetkisini elde etmek değildir.

      Demokrasi; hukukun üstünlüğünü kabul etmek, farklı düşüncelere saygı göstermek, eleştiriye tahammül etmek ve kamusal gücü toplum yararına kullanmaktır.

     Gücü elinde bulundurmakla o gücü adaletle kullanabilmek arasında büyük bir ahlaki fark vardır.

Bugün ülkemizde üzerinde durmamız gereken temel sorunlardan biri de budur.

Çünkü liyakatin yerini bağlılık, kamusal sorumluluğun yerini kişisel çıkar, adaletin yerini ayrıcalık aldığında yalnızca kurumlar değil, toplumsal güven de zarar görür.

     Sahip olma anlayışını kadınların toplumsal konumuyla da ilişkilendirdiğimizde bu kez karşımıza bir başka önemli sorun çıkar.

     Yüzyıllar boyunca kadın, kimi toplumlarda babasının, eşinin veya ailesinin otoritesi altında tanımlanmıştır.

      Kadının yaşamı, kararları, bedeni, emeği ve geleceği üzerinde söz sahibi olma hakkı sınırlandırılmıştır.

Bugün bile kadınların nasıl giyineceklerinden nasıl yaşayacaklarına, hangi mesleği seçeceklerinden kaç çocuk sahibi olacaklarına kadar pek çok konuda başkalarının söz söyleme hakkını kendilerinde gördüğüne tanık oluyoruz. Kadını kendi iradesi olan bağımsız bir insan olarak değil, denetlenmesi gereken bir varlık olarak gören anlayış, sahip olma zihniyetinin en ağır toplumsal yansımalarından biridir. Oysa kadın birinin mülkü, namusu veya himayesi altında tanımlanacak bir varlık değildir.

Kadın, kendi yaşamının öznesidir.

      Cumhuriyet devrimlerinin kadınlara kazandırdığı hakların tarihsel önemi de burada ortaya çıkar.

Eğitim, çalışma yaşamı, medeni haklar ve siyasal katılım alanlarında gerçekleştirilen dönüşümler, kadınların bağımsız bireyler olarak toplumsal yaşama katılmasının önünü açmıştır.

Elbette hukuksal hakların kazanılması, toplumsal eşitliğin bütünüyle gerçekleştiği anlamına gelmez.

Bugün de kadınların ekonomik bağımsızlığı, güvenliği, eğitim olanakları ve karar alma mekanizmalarındaki temsili için mücadele etmek zorundayız. Çünkü kadının özgürleşmesi, yalnızca haklara sahip olması değil, o hakları hiçbir baskı ve korku yaşamadan kullanabilmesidir.

        İnsan olmak aynı zamanda toplumsal sorumluluk üstlenmektir.

        İnsanın varlığını yalnızca sahip olduklarıyla tanımlamayan bir anlayış, onu edilgen değil, etkin bir birey olarak görür. İnsan düşünür, üretir, sever, paylaşır ve yaşamın sorumluluğunu üstlenir.

Ancak bireysel gelişimle toplumsal sorumluluk arasındaki ilişkiyi gözden kaçırmamak gerekir.

İnsan yalnızca kendi mutluluğunu arayan bir varlık değildir. Yaşadığı toplumun sorunlarına duyarsız kalan, adaletsizlikleri görmezden gelen, başkalarının hakları çiğnenirken sessiz kalan bir insanın gelişimini tamamladığını söyleyebilir miyiz?

        Bana göre hayır.

       Çünkü insan olmak, yalnızca kendimiz için iyi bir yaşam kurmak değil, başkalarının da insanca yaşayabileceği koşulların oluşmasına katkıda bulunmaktır.

Bir çocuğun eğitim hakkını savunmak, bir kadının şiddetten korunması için mücadele etmek, emeğin hakkını gözetmek, doğayı korumak ve hukuksuzluk karşısında sessiz kalmamak bu sorumluluğun parçalarıdır.

Ancak daha iyi bir toplumun yalnızca iyi niyetli bireylerle kurulamayacağını da unutmamalıyız.

Adaletli bir ekonomik düzen, güçlü demokratik kurumlar, laik ve bilimsel eğitim, hukukun üstünlüğü ve toplumsal eşitlik olmadan bireysel özgürleşmenin sınırları vardır.

İnsanın değişmesiyle toplumun değişmesi birbirinden ayrı süreçler değildir. Birbirini besleyen, birbirini tamamlayan dönüşümlerdir.

      Şimdi hepimiz için çok önemli olana bakalım: Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?

      Bugün ailelerin en büyük kaygılarından biri çocuklarının geleceğidir. Onların iyi okullarda okumalarını, başarılı meslekler edinmelerini, ekonomik bakımdan güvence altında yaşamalarını istiyoruz.

     Bunların hepsi anlaşılır ve haklı beklentilerdir. Ancak çocuklarımızı yetiştirirken başka soruları da sormamız gerekiyor.

Onlara yalnızca başarılı olmayı mı öğretiyoruz, yoksa dürüst olmayı da mı?

Yarışmayı öğrettiğimiz kadar dayanışmayı da öğretiyor muyuz?

Kendi haklarını savunmayı öğretirken başkalarının haklarına saygı göstermeyi de öğretebiliyor muyuz?

Daha fazla kazanmalarını isterken daha iyi insanlar olmalarını yeterince önemsiyor muyuz?

Ve en önemlisi, onlara düşüncelerini korkmadan ifade edebilecekleri demokratik ve laik bir ülke bırakmak için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz?

Çünkü çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras yalnızca mal varlığı değildir.

Adaletin egemen olduğu, bilimin yol gösterdiği, kadınların özgür ve eşit olduğu, çocukların nitelikli eğitim alabildiği, insanların düşüncelerinden dolayı korkmadığı bir ülkedir.

Asıl olan: Sahip olduklarımız değil, ne olduğumuzun önemidir.

     Leman Atalay’ın yazısından hareketle üzerinde düşündüğüm sahip olmak ve olmak ayrımı, yalnızca bireysel yaşamlarımızı değil, toplumun değerler sistemini de sorgulamamıza olanak veriyor.

     İnsanların insanca yaşayabilmek için ekonomik güvenceye, eğitime, sağlığa ve barınmaya ihtiyaç duyduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Asıl sorgulamamız gereken, bütün bu olanakların insanı özgürleştirmek yerine bir üstünlük ve egemenlik aracına dönüştürülmesidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme veya yeni yatırımlar değildir.

Türkiye’nin aynı zamanda adalete, liyakate, bilimsel düşünceye, laikliğe, demokrasiye ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacı vardır.

     Cumhuriyet’in aydınlanma ideali, bize insanın değerini makamında, servetinde veya sahip olduğu güçte değil; aklında, emeğinde, özgürlüğünde ve topluma karşı sorumluluğunda aramamız gerektiğini hatırlatır.

      Bu nedenle bugün kendimize sormamız gereken soru yalnızca “Neye sahibiz?” değildir.

“Nasıl insanlar olduk ve nasıl bir toplum yaratıyoruz?” sorusunu da sormak zorundayız.

Çünkü sahip olduklarımızı kaybedebiliriz. Makamlar değişir, servetler tükenir, güç el değiştirir.

Ama insanın düşüncesiyle, emeğiyle, dürüstlüğüyle ve insanlığa kattığı değerlerle bıraktığı iz yaşamaya devam eder.

     Cumhuriyet’in 103. Yılında ihtiyacımız olan; daha çok şeye sahip olmayı yaşamın tek amacı sayan değil, daha özgür, daha bilinçli, daha erdemli ve daha sorumlu insanlar yetiştiren bir toplum anlayışıdır.

Bir ülkenin gerçek zenginliği, sahip olduğu servetlerden önce yetiştirdiği özgür, düşünen ve vicdan sahibi insanlardır.

Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır:

Çocuklarımıza daha çok şeye sahip olabilecekleri bir gelecek mi hazırlıyoruz, yoksa insan onuruna yaraşır biçimde yaşayabilecekleri bir ülke mi bırakıyoruz?

Yazıya esin kaynağı olan kaynaklar:

Leman Atalay, Sahip Olmak ya da Olmak: Nasıl Bir Hayat Yaşıyoruz?, Bilim ve Gelecek, Kasım 2026.

Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak, Çev. Aydın Arıtan, Say Yayınları, 2015. (Leman Atalay’ın makalesi aracılığıyla başvurulan eser.)

* Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Yarınlar’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar