Türkiye’nin, neredeyse yirmi birinci yüzyılın başından itibaren maruz kaldığı AKP hükümetleri dönemi, birçok bakımdan sosyal bilimler için ilginç araştırma konularısunmaktadır. SSCB’nin dağılması sonrası hızlı bir neoliberalleşme dalgasıyla ve Post-Washington Uzlaşısının şok dalgalarıyla sarsılan Uzak Asya ülkelerinin 1990’lı yıllarda içerisine girdikleri ekonomik krizler, Türkiye’yi de 2001 kriziyle vurmuştur. Yaşanan kriz sonrası, Derviş reformlarını uygulama, NATO’nun Ortadoğu’daki yayılmacılığına kalkan olma, AB uyum yasalarıyla hızlı özelleştirme ve ulus devleti parçalama vaadiyle iktidara gelen AKP, 23 yıla yaklaşan kesintisiz iktidar döneminde siyasal spektrumun çok farklı noktalarında bulunan kesimlerle dönemsel ittifaklar kurabilmiş ve kendi tabanını da buna ikna edebilmiştir.
AKP iktidarının 23 yıla yaklaşan iktidar döneminde kurduğu bu ittifak dizilimleri, emperyalizm ve uluslararası sermaye eliyle iktidarın dizayn edilmesinin yanı sıra Türkiye’deki muhalefetin de dizayn edildiğini göstermektedir. Öyle ki, iktidara muhalif gözüken birbirinden farklı siyasal akımlara mensup aktörler, AKP’nin dönemsel olarak oluşturduğu iktidar bloğu içerisinde kendisine yer bulabilmekte ve özellikle karşı-devrimci saldırı anlarında iktidarla ortak hareket edebilmektedir. Düzen içi siyasetin kabukları içerisinde patinaj yapan bu “muhalif” görünümlü aktörler, iktidarın tek güçlü alternatifi olarak sunulmakta, böylelikle toplum da gerçekte birbirinin benzeri siyasetler arasına sıkıştırılarak düzen siyasetinin kabukları içerisinde yaşamaya alıştırılmaktadır.
İktidar ve muhalefetin uluslararası sermayeyle ve onun politik/askeri güçleriyle (NATO, DB, IMF vd.) uyumlu olmaya dönük pozisyonları, emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye’deki siyasal alanı istediği gibi şekillendirebilmesinin önünü açmaktadır. Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde küresel kapitalist sistemle uyumlu bir hegemonyanın kurulması gerek iktidarda gerekse de muhalefette bulunan aktörlerin dizayn edilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dizayn etme süreci, İtalyan siyaset bilimci Antonio Gramsci’nin “transformismo” kavramıyla açıklamaya çalıştığı şekliyle, egemen sınıfların kendileri dışında ve kendilerine karşı sınıfın aydınlarını devşirme yoluyla kendi kültür ve siyasetlerini egemen kılmaları yoluyla başarıya ulaşabilmektedir. Hegemonya mücadelesinde hâkim sınıfların egemenliğinin baskı ve zor yoluyla kurulmasının diğer bir yolu bu “transformismo” ve “rıza” kanallarının işletilmesiyle sürdürülmektedir.
Dolayısıyla, uluslararası sermayenin ve emperyalist kuvvetlerin Türkiye’deki düzen içi aktörler aracılığıyla uygulamaya koyduğu bu hegemonya araçlarına karşı bir “karşı-hegemonyanın” oluşturulması, topluma gerçek bir alternatifin sunulabilmesi ve ülkemizin emperyalist-kapitalist sistemin dışında bir gerçekliğe yönelebilmesi için kaçınılmazdır.
Bu çalışmamızda, Antonio Gramsci’nin bilimsel sosyalizme kazandırdığı kavram setleri üzerinden Türkiye’deki iktidar-muhalefet ilişkileri analiz edilmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda, önce çalışmanın kavramsal çerçevesi ortaya konulacak, ardından Gramsci’ninsiyasal kuramını oluşturduğu tarihsel ve mekânsal bağlam üzerinden fikirleri özetlenmeye çalışılacak, son bölümde ise ilk iki bölümde açıklanan kavramsal çerçeve üzerinden Türkiye’deki iktidar-muhalefet ilişkilerinin günümüzdeki durumu analiz edilecektir.
1. Kuramsal Çerçeve
Bilimsel sosyalist teori veya Marksizm, her ne kadar kurucu isimleriyle (Karl Marx ve Friedrich Engels) anılsa da onu günümüze taşıyan ve teorik güncelliğinin korunmasını sağlayan başka önemli düşünürler de bulunmaktadır. Bu düşünürlerin arasında Lenin, Rosa, Mao, Castro, Ho Chi Minh gibi praksis (teori ve pratiğin bir aradalığı) anlayışına uygun devrimci liderlerin bulunmasının yanı sıra Lukacs, Althusser, Poulantzas, gibi politik faaliyetlerde yer almakla beraber mücadelenin daha çok kuramsal/akademik kısmında yer alan isimler de bulunmaktadır.
Yirminci yüzyılın önemli bilimsel sosyalist kuramcılarından biri olan İtalyan sosyal bilimci Antonio Gramsci, gerek İtalyan Sosyalist Partisi ve sonrasında İtalyan Komünist Partisi’ndeki liderlik özellikleriyle, gerekse de özellikle Mussolini hapishanesinde yazdığı defterlerle bilimsel sosyalist teoriye önemli bir derinlik kazandırmıştır. Gramsci’nin, bilimsel sosyalizmi,içerisinde yaşadığı İtalyan toplumunun maddi koşullarını dikkate alarak anlama uğraşı, onun özgün kavramsal ve yöntemsel araçlar geliştirebilmesine olanak sağlamıştır. Bu özgünlük, Marx ve Engels’in kurucu metinlerinde boşlukta kalan veya tamamlanamamış konular hakkında da bilimsel sosyalist teorinin kuramsal alanını genişletebilmesini sağlamıştır. Özellikle; “Fransız üçlemesi”, “Alman İdeolojisi” veya “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” gibi kitaplardaki kısmi anlatımı bir kenarda tutarsak, devlete ve devletin işleyişine dair temel metinlerdeki sınırlı anlatım, Gramsci ve Lenin ile birlikte doldurulmaya başlanmıştır.
Marx’a göre devletin biçimi insan bilincinin genel gelişimi veya insanların ortak iradesinden değil, üretim ilişkilerinden ortaya çıkmaktadır. Yine de gerek Marx’ın, Hegel’in devlet ve siyaset kuramına yönelttiği eleştirilerinden, gerek Engels’in Marx’ın ölümünden sonra yayınlattığı geç dönem eserlerinden yola çıkarak Marx’ın devleti nasıl yorumladığı anlaşılabilmektedir. Buna göre; hâkim ve bağımlı sınıflar arasındaki diyalektik mücadele, maddi koşulların ve dolayısıyla devletin değişmesi ve dönüşmesine sebep olmakta, bu da devlet üretim biçimini ve üretim kaynaklarını ele geçiren hâkim sınıfın bir “baskı aracı” olarak bağımlı sınıfları sömürme aracı haline gelmektedir. Marx, devletin bu rolünü modern kapitalist topluma uyarlar ve emeğin üzerinde belirli bir kontrole sahip olan burjuvazinin bu gücünü devlet başta olmak üzere diğer üstyapı kurumlarına -yargı, din, kolluk güçleri vs.- doğru genişleterek proletarya üzerinde zora dayalı bir tahakküm kurulduğunu iddia eder. Engels de geç dönem eserinde devletin toplumsal çıkarları farklı olan sınıflar arasındaki mücadeleleri kontrol etme ihtiyacında olduğunu ve bu kontrolün toplumdaki ekonomik olarak en güçlü sınıf tarafından uygulandığını belirtmiştir.
Gramsci, Marx’ın sınıf mücadelesinin ve maddi koşulların toplumsal değişimlerdeki rolüne ilişkin bütün varsayımlarına katılmakla birlikte, Marx’ın üstyapıyı açıklamada yetersiz kaldığı alanları, yaşadığı Güney İtalya’daki deneyimlerinden yola çıkarak doldurmaya çalışmış ve devletin “zor kullanma” dışında da kimi bazı yöntemlerle bağımlı sınıfların “rızasını” alarak egemenliğini sürdürdüğünü fark etmiştir. Gramsci’nin fark ettiği bu olgu, onun üstyapı ve devlet yapılarına yoğunlaşarak Marksizme bu alanlarda derinlik kazandırmasını sağlamıştır.Hâkim sınıfın bir baskı aracı olarak devletin sadece zor kullanarak değil, rıza üreterek bağımlı sınıfları denetim altında tutabildiği tezi, onun hegemonya, karşı-hegemonya, tarihsel blok, devlet-sivil toplum dikotomisi gibi kavram setleri üzerinden tezlerini geliştirebilmesini sağlamıştır.
2. Gramsci’nin Düşüncelerini Olgunlaştırdığı Tarihsel ve Mekânsal Bağlam
Antonio Gramsci, İtalya’nın güneyinde bulunan Sardenya’nın bir köyünde 1891 yılında dünyaya gelmiştir. Sardenya bölgesi, İtalya’nın güneyindeki çoğu bölge gibi ekonomik ve toplumsal bakımdan geri kalmış bölgelerden biriydi. İtalya’nın siyasi birliğini tamamlamasıyla kapitalist burjuvazinin sömürüsüne uğrayan Sardenya bölgesindeki tarım alanları ve bu tarım alanlarını sömürmek için güneyin toprak sahipleri ile kuzeyin endüstri patronları arasında kurulan sınıfsal ittifak Gramsci’nin erken dönem düşüncelerinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Lise öğrenimini Sardenya bölgesinde tamamladıktan sonra üniversite okumak için Torino’ya giden Gramsci, buradaki eğitim süresince düşüncelerini olgunlaştırmış ve geliştirmiştir. 1914 yılında İtalya’da genel oy hakkı tanınmasına rağmen emekçi kesimlerin türlü baskılara maruz kalması ve aynı yıllarda İtalyan burjuvazisinin ülkeyi I. Dünya Savaşı’nın içine atması Gramsci’nin teorik ve pratik alanda ilerlemeye başladığı yıllardır.
Güney bölgesinin geri kalmışlığı üzerine geliştirdiği düşünceler ve İtalyan Sosyalist Partisi’nin burjuvazinin yanında yer alarak savaş yanlısı bir konuma geçmesi, Gramsci’yiteorik ve pratik anlamda yeni bir örgütlenme modeli arayışına itmiştir. Bu dönem çıkardığı gazetelerin yanı sıra işçi konseyleri deneyimini hayata geçirerek özellikle Torino merkezli güçlü bir işçi sınıfı hareketi örgütleyen Gramsci, İtalyan Komünist Partisi (PCI)’nin içinde yer alarak mecliste milletvekili olarak da görev yapmıştır. İtalyan işçi sınıfının en örgütlü ve en bilinçli olduğu bu tarihi aralıkta Sosyalist Parti’den ayrılarak Faşist Parti’yi kuran Mussolini liderliğindeki faşizm de silahlı militanlarının desteğiyle yükselmektedir ve kısa süre içerisinde iktidara gelerek kendisi dışındaki partileri feshedip üyelerini hapishanelere tıkayacaktır. Kasım 1926’da Mussolini’ye karşı tertipli bir komploya karıştığı suçlamasıyla hapishaneye atılan muhaliflerden biri de Antonio Gramsci’dir.
İtalyan işçi sınıfının en bilinçli ve örgütlü olduğu bir anda faşizmin bu zaferini anlamlandırabilmek için devleti ve üstyapı kurumlarının işlevini İtalya deneyiminden hareketle incelemeye çalışan Gramsci, tam da bu noktada Marx’tan ileriye giderek devlet aygıtının yalnız bağımlı sınıfları dizginlemeye yarayan bir zor kullanma aygıtı olmadığını, aynı zamanda ve bundan daha önemsiz olmamakla birlikte bağımlı sınıfların rızasını alarak onlar üzerinde kültürel bir hegemonya da kuran üst bir aygıt olarak tanımlamıştır. Gramsci’yegöre hegemonya egemen sınıfların sivil toplumda bağımlı sınıflar üzerindeki ideolojik üstünlüğü anlamına gelir. Hegemonya sayesinde egemen sınıf kendi kültürel ve entelektüel liderliğini, diğer bağımlı sınıfları denetimi altında tutabilmek için kullanmaktadır. Böylece Gramsci hegemonyayı, bağımlı sınıflar ile egemen sınıflar arasındaki bir ilişki biçimi olarak yorumlanmaktadır. Hegemonya, egemen sınıfın kendi dünya görüşünü ahlaki, siyasal ve kültürel alanda yerleştirebilmesinin yanı sıra bağımlı sınıfların çıkar ve gereksinimlerini de biçimlendirebilmektedir. Gramsci bu özgün kavramıyla açıklamaya çalıştığı devleti şu şekilde tanımlanmaktadır:
“Devlet, kendisi aracılığıyla yönetici sınıfın, egemenliği yalnızca haklı gösterip koruduğu değil, ama yönetimi altında tuttuklarının etkin rızasını da kazanabildiği pratik ve teorik etkinliklerin karmaşık bütünlüğüdür.”
Marx’ın kapitalist toplumu anlamada ikincil plana attığı devlet, Gramsci’nin eserlerinde birincil önemde bir değişken konumuna gelir. Böylelikle Gramsci, Marksizmin burjuvazinin zora dayalı baskı aygıtı olarak tanımladığı devletin sınırlarını genişleterek aynı zamanda hegemonya yoluyla bağımlı sınıfları güçsüz ve örgütsüz tutan bir baskı gücü olduğunu da literatüre eklemiştir.
Sonuç olarak, Gramsci, devletin hegemonya aygıtı olarak taşıdığı önemin toplumun sınıf yapısında ve üretim ilişkileri sarmalında bulunduğunu reddetmeden, Marx’ta dar bir alana hapsedilen sivil toplumu ve üstyapı ilişkisini genişleterek ve İtalya özelinden yola çıkarak Avrupa toplum yapısını açıklamaya çalışmıştır.
3. Türkiye’de İktidar-Muhalefet İlişkilerine Gramsci Üzerinden Bakmak
Gramsci, yöneten egemen sınıfların büyük değişimlerin önünü kesmek için yukarıdan, denetimli yürüttükleri değişimi “pasif devrim” kavramıyla açıklar. Burada egemen sınıflar iki eksenli bir taktik izler.
1- Karşıtlarını zor gücüyle etkisiz kılar.
2- Karşıtlarının bir bölüğünü verdiği kısmi tavizlerle dönüştürüp yanına çeker.
Pasif devrimin ikinci taktiğinde yer alan kısmi tavizlerle yanına çekip dönüştürme, Gramsci’nin hapishane defterlerinde “transformismo” olarak kavramsallaştırılır. Tayyip Erdoğan’ın “siyasi iktidarımızı tesis ettik ancak fikri iktidarımızı tesis edemedik” sözleri veya İletişim Başkanlığı görevini yürütürken Fahrettin Altun tarafından dile getirilen “siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” sözleri, iktidarın kültürel hegemonyanın tesis edilmesi anlamında geçen uzun süreye karşın istediği başarıyı elde edemediğini birinci ağızlardan ispatlamaktadır.
Refah Partisi’nden ayrışma sürecinde geniş bir entelektüel kadroya sahip olmayan AKP’nin 2002 yılından bu yana farklı siyasi çevrelerle kurduğu iktidar ortaklıkları büyük ölçüde bu yoksunluğa dayanmaktadır. İktidarının ilk yıllarında Fetöcülere, liberallere ve sol-liberallere yaslanan, “çözüm sürecinde” Kürt siyasal hareketiyle yakınlaşan, 2015 sonrası MHP, BBP, VP gibi partileri kendisine yedekleyen ve son dönemde HÜDAPAR, DEM gibi radikal İslamcı ve Kürt siyasal hareketinin aktörleriyle yeniden bir iktidar bloğu oluşturan AKP, zor-rıza dengesini farklı ittifak dizilimleriyle oluşturmaya çalışmış ve bunda da bugüne değin başarılı olmuştur.
Kendi iktidarının devamlılığı ve karşı-devrimci amaçlarının nihayete erdirilmesi amacıyla politik söylemlerini konjonktüre göre çeşitlendiren AKP, özellikle tek başına iktidar olma kabiliyetini kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası “vatan-millet” hamasetine yaslanmaya başlamış, kendi gemisinin batmaya başladığını gördükçe “aynı gemideyiz” söylemini muhalefete de yerleştirmeye gayret etmiştir. Esasında, AKP’nin 2015 sonrası bu manevrası, Türkiye’deki sağ iktidarların, kendi iktidarlarını kaybetmeye başladığınıanladıkları süreçlerde geliştirdikleri tipik bir reflekstir. Demokrat Parti’nin 1960’a doğru “Vatan Cephesini” oluşturması, 1980 öncesi yükselen sosyalist hareket karşısında Demirel, Türkeş ve Erbakan’ın “Milliyetçi Cephe” hükümetlerini kurması ve AKP’nin ayaklar altına aldığı milliyetçiliği bayağı bir demagojiyle 2015 sonrası resmi söylemi haline getirmesi benzer nedenlere dayanmaktadır.
AKP’nin kendinden önceki sağ partilerden devraldığı bu hamaset siyasetini olağan karşılamakla birlikte muhalefetin AKP’nin taktiksel yöntemlerine hızlı bir şekilde angaje olması, tartışılması ve üstünde durulması gereken bir konudur. Öyle ki, 2023 seçimleri öncesi “Cehennemin kapılarını kapatacağız” diyerek seçim adaylığını duyuran, ikinci turda ise Tayyip Erdoğan’a destek açıklaması yapan Sinan Oğan’dan, Ergenekon dönemi “Yıkılacaksın Tayyip Erdoğan” diyen Perinçek’in saray bahçesinde köşe kapmaca oynamasına varıncaya kadar Metin Feyzioğlu, Hulki Cevizoğlu, Mehmet Ali Çelebi ve daha onlarcası iktidarın transformismo sürecine dahil olmuştur. Bir kısmı kısmi tavizlerle dönüştürülen aydın-asker-sivil kesimin diğer kısmı da iktidarın zor gücüyle etkisiz kılınmıştır.
2017 yılında gerçekleşen rejim dönüşümü ve özellikle 2018 yılında sertleşen döviz krizi, AKP’nin rıza oluşturma becerisini gittikçe kaybettiği bir tarihsel döneme girdiğimizi göstermiştir. Şaibeli tüm etkenlere karşı seçim sandıklarına da yansıyan bu gelişme, etkisini toplumsal alanda en güçlü şekilde 19 Mart sonrasındaki süreçte göstermiştir. Gramsci’ninsöylediği gibi; rıza unsurunu kaybeden her baskıcı iktidar, elinde tuttuğu devletin zor aygıtlarına daha çok başvurmaya başlar. Günümüzde öğrencilerden aydınlara, siyasetçilerden gazetecilere ve toplumun her kesiminden yurttaşa dönük başlayan gözaltı ve tutuklama furyası, iktidarın kaybettiğini hissettiği rıza unsurunu zorla tahkim etmesinden kaynaklanmaktadır.
Tam da böylesi bir dönemde, karşı-hegemonyanın sistem dışı ve düzene muhalif bir eksende oluşturulması ve mevcut siyasetlerden yakınan kesimleri bir araya getirmesi ciddi bir devrimci potansiyel taşımaktadır. Olağanüstü şartlar olağanüstü mücadele araçlarını ve yöntemlerini gerektirir. Türkiye ve dünya, böylesi bir dönemin içine girmiştir. ABD-İsrail-NATO saldırganlığına karşı bağımsızlık ve egemenliğimizi korumanın, uluslararası ve onunla kader birliği içindeki yerli sermayeye karşı emeğin ve emekçinin alın terini savunmanın yolu,düzen dışı, emekten ve devrimci bir cumhuriyetten yana oluşacak karşı-hegemonyanın kurulmasından ve bunu açığa çıkaracak örgütlenme modelinin yapılanmasından geçmektedir. Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği karanlık, böylesi bir aydınlığı da içerisinde taşımaktadır. Gramsci’nin meşhur ifadesiyle, devrimciler için aklın karamsarlığına karşın iradenin iyimserliğine tam da böylesi dönemlerde ihtiyaç vardır.