More

    ERDOĞAN’IN NATO İLE BÜTÜNLEŞMESİ, TÜRKİYE İLE KAVGASI

    Suriye’de parçalanma ve işgal sonrası cihatçı terör örgütlerinin katliamlarının sürdüğü, Filistin’de İsrail katliamlarının devam ettiği bir ortamda, İran’a emperyalist saldırınının hemen ertesinde yapılan ve “savunma” (Bu aslında saldırı anlamına gelmektedir) harcamalarının artırılmasının odakta olduğu, Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan NATO Zirvesi sona erdi.

    Zirve, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle; “Türkiye’nin beklentilerini karşılayan bir şekilde” sonuçlandı.

    Zirvenin ikinci gününde, basın toplantısında konuşan Erdoğan, “Lahey’de terörle mücadelenin ancak müttefiklerin samimi dayanışmasıyla başarılabileceğini vurguladım. Zirve bildirisine bu tehdidin yansıtılmasını sağladık” dedi.

    Zirve sonrası yayınlanan ortak deklarasyonda ise “Derin güvenlik tehditleri ve zorlukları, özellikle de Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik oluşturduğu uzun vadeli tehdit ve kalıcı terörizm tehdidi karşısında birleşen Müttefikler, yıllık GSYİH’nın %5’ini temel savunma gereksinimlerine ve ayrıca savunma gereksinimlerine yatırmayı taahhüt ediyorlar.” ifadesi “terör”den kastın Rusya olduğu açık ifadelerle yer aldı. Bu tehditin üzerine kurguladıkları temel savunma gereksinimleri konusunda da mutabakat sağlandığı görülüyor.

    Türkiye’de; derinleşen yoksulluk ve ekonomik krizi omuzlayan halkın, emekçinin, alınteri söz konusu olunca en sert tutumu alan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; başta Amerikan Başkanı Trump ve diğer NATO ülke liderleriyle son derece sıcak ve candan pozlar verirken, GSYİH’nin %5’ini son derece cömert bir şekilde NATO saldırganlığına sunması Türkiye açısından belirleyicidir.

    Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı ile ilişkileri; Kemalist Devrim’in antiemperyalist mirası ile küresel kapitalist(emperyalist) sistemin çelişkileri arasında sürekli mücadele içinde bir süreçtir. AKP iktidarı, bu süreçte önemli bir kırılma noktasıdır ve CHP’nin hegemonya kuramayışı, sınıfsal dinamiklerle açıklanmalıdır.

    Kemalist Cumhuriyet, bağımsızlıkçı, toplumcu ve ulus-devlet inşacı karakteriyle emperyalizme karşı bir direnç noktasıydı. Kemalist Devrim kireçlendikçe içerde feodal kalıntılar ve işbirlikçi burjuvazi dışarda İkinci Dünya Savaşı sonrası iki kutuplu dünya düzeni Türkiye’yi, taktiksel bir emperyalizm ittifakı olan NATO’ya sürükledi (1952). Bu, devrimci cumhuriyetin antiemperyalist ilkesi ile jeopolitik güvenlik ihtiyacı arasındaki ilk büyük savrulmaydı.

    1980 Darbesi ve Özal dönemi neoliberal dönüşümleri, Türkiye burjuvazisinin karakterini derinden değiştirdi. İthal ikameci, devletçi burjuvaziden, küresel sermayeyle bütünleşmiş, finans ve ihracat odaklı bir komprador burjuvazi yükseldi. Bu sınıfın çıkarları, Batı (ABD/AB) ile entegrasyonu zorunlu kılıyordu. NATO artık sadece askeri değil, ekonomik entegrasyonun da anahtarıydı.

    AKP İktidarı: NATO’nun Yeni Model Ortağı

    AKP, yükselen Anadolu kökenli komprador burjuvazinin ve muhafazakar yeni orta sınıfın siyasi temsilcisi olarak iktidara geldi. Hedef, küresel kapitalist sistemde (özellikle Ortadoğu’da) daha aktif bir rol alarak bu sınıfların çıkarlarını kendi özel çıkarlarıyla birleştirmekti. Bu, ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi ve Ortadoğu’da yeni düzen (BOP) ile örtüştü.

    AKP, bu sınıfsal çıkar uyumu sayesinde NATO içinde benzersiz bir konum elde etti.

    İncirlik Üssü, ABD’nin Ortadoğu operasyonları (özellikle Suriye, şimdi de İran) için vazgeçilmez lojistik merkezdi.

    Türkiye, NATO’nun Güney Kanadı’nda ve Ortadoğu’da “güvenilir” (çıkarları örtüşen) bir müttefik olarak sunuldu.

    Üstelik Ortadoğu’yu cehenneme çevirenler için muazzam bir kalkan oldu.(AB’nin sığınmacı akınını önlemede kilit rol)

    AKP, Kemalist Devrim’in “Batı’ya rağmen Batılılaşma” paradigmasını terk etti. Yerine, emperyalist merkezlerle (ABD) pragmatik, çıkara dayalı, pazarlık gücü yüksek bir ortaklık kurdu. Bu ilişki, mutlak bağımlılık değil, karşılıklı çıkar ve güç mücadelesi üzerine kuruludur (S-400 krizi, F-35’ten çıkarılma gibi anlaşmazlıklar bu diyalektiğin tezahürüdür). AKP, NATO’yu kendi bölgesel güç projeksiyonunu meşrulaştırmak ve içeride iktidarını konsolide etmek için bir araç olarak kullandı.

    CHP’nin Hegemonya Kuramayışı ve Liberal Tutumun Sınıfsal Kökenleri:

    Geleneksel burjuvazi (büyük holdingler) de neoliberal dönüşümle komprador karakter kazandı. Küresel sermayeye ve Batı pazarlarına bağımlılıkları arttı. Bu sınıfın çıkarları, AKP ile doğrudan çatışmaktan ziyade, istikrar ve Batı ile iyi ilişkileri esas alıyordu.

    CHP, bu dönüşen burjuvazinin ve Batı yanlısı liberal-seküler kesimlerin partisi haline geldi. Anti-emperyalist ve devrimci cumhuriyetçi miras, yerini liberal demokrasi, AB üyeliği ve NATO ile uyum söylemlerine bıraktı. AKP’nin NATO politikalarına karşı anti-emperyalist bir alternatif geliştiremedi. Muhalefeti, çoğunlukla “demokrasi ve hukuk” çerçevesinde kaldı. NATO bağlantılı emperyal politikaların kökenine (sınıfsal çıkar ilişkileri) dair radikal bir eleştiri getiremedi. Bu liberal tutum, AKP’nin NATO içindeki konumunu ve emperyalizmle kurduğu yeni ilişki biçimini meşruiyet krizine uğratamadı.CHP’nin karşı-hegemonya kurmasını engelledi.

    Kayyumlar, Tutuklamalar ve İç-Dış Siyaset

    AKP’nin CHP’li belediyelere hatta CHP’ye de kayyum atama ve belediye başkanlarını tutuklama operasyonları, yalnızca iç siyasi bir baskı aracı değildir.

    Bu hamleler, AKP’nin mutlak iç iktidar konsolidasyonu hedefinin parçasıdır. Merkezi demokrasiyi tasfiye, özel otoriteyi mutlaklaştırma çabasıdır.

    Bu iç baskı rejiminin sürdürülebilmesi, dışarıda (özellikle ABD/NATO nezdinde) istikrar sağlayıcı/güvenilir ortak pozisyonunun korunmasına bağlıdır. AKP, Ortadoğu’daki varlığı, Rusya ile dengeli (bazen gerilimli) ilişkisi ve göç kontrolü gibi konularda Batı’ya sağladığı hizmetler karşılığında, içerideki otoriterleşme ve insan hakları ihlalleri konusunda görece bir dokunulmazlık elde etmektedir. Batı’nın (özellikle ABD’nin) “demokrasi” söylemleri, çoğu zaman bu jeopolitik ve güvenlik çıkarlarının gerisinde kalır. İç baskı, dışarıdaki NATO/ABD desteği olmadan bu kadar pervasızca uygulanamazdı.

    Süreç ve Anti-Emperyalist Mücadelenin Yeniden İnşası
    AKP iktidarı, Türkiye’nin NATO ile ilişkisini Kemalist Devrim’in anti-emperyalist çizgisinden radikal bir kopuşa taşımıştır. Bu kopuş, hakim sınıfların küresel kapitalizmle bütünleşme çıkarının doğrudan sonucudur. AKP, NATO’yu kendi projesi ve iktidarını sürdürmek için etkin bir araç olarak kullanmış, emperyalizmle pragmatik ve çıkara dayalı yeni bir ilişki modeli inşa etmiştir.

    CHP’nin bu süreçte hegemonya kuramaması ve liberal tutumu, temelde temsil ettiği dönüşmüş burjuva kesimlerin çıkarlarının AKP’nin NATO politikalarıyla köklü bir çelişki içinde olmamasından kaynaklanır. Anti-emperyalist mücadele, Kemalist Devrim’in bu temel ilkesi, CHP’nin mevcut söylem ve pratiğinde merkezi bir yer tutmamaktadır.

    AKP’nin CHP’ye yönelik kayyum ve tutuklama politikaları, bu iç-dış diyalektiğinin somut tezahürüdür. Dışarıda NATO/ABD ile kurulan çıkar ilişkisi (istikrar/güvenlik sağlayıcılık), içerideki otoriter baskı rejiminin uluslararası alanda görece meşruiyet bulmasını ve tepkisiz kalınmasını sağlamaktadır.

    Tarih; Türkiye’de gerçek anlamda anti-emperyalist bir siyasetin, ancak NATO’dan çıkışı ve emperyalist merkezlerle tüm askeri-ekonomik bağımlılık ilişkilerinin kesilmesini hedefleyen, bunu da, başta emekçi sınıfların ve toplumun çıkarlarını merkeze alan bir programla mümkün olabileceğini gösterir. Kemalist Devrim’in anti-emperyalist ruhunun canlandırılması, ancak bu köklü dönüşüm perspektifiyle anlam kazanabilir. AKP’nin NATO ile simbiyotik ilişkisi ve CHP’nin liberal tutumu, bu hedefin önündeki en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Yazılar

    Yazılar