Benden Sonrası Tufan!

Türkiye siyasi iktidarın güç zehirlenmesini belki en son Menderes döneminde yaşamıştı. Ama bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, geçmişte yaşananların çok daha ötesine geçmiş durumda. Çünkü mesele artık yalnızca iktidarda kalma meselesi değildir. Mesele, bir siyasi iktidarın kendi istikbalini koca bir ülkenin istikbalinin önüne koymasıdır.

Kural yok, kaide yok, sınır yok.

Yasa mı? Gerektiğinde görmezden gelinir.

Devlet geleneği mi? İşlerine geldiği kadar.

Anayasa mı? Kâğıt üzerinde dursun yeter!

Ortaya çıkan manzara insana ister istemez şu soruyu sorduruyor: Giderayak bütün tuşlara mı basılıyor, yoksa iktidar sahipleri gerçekten kendilerini her şeyi yapmaya muktedir mi görüyor?

Hangisi olursa olsun sonuç değişmiyor: Bu gidişat hayra alamet değil.

Türkiye yalnızca ekonomik veya siyasi bir krizin değil, çok daha kapsamlı bir devlet ve toplum krizinin içine sürükleniyor. İçeride huzur azalırken dışarıda hareket alanımız daralıyor. Atılan her yanlış adım bir sonraki yanlış adımın gerekçesine dönüşüyor.

Daha vahimi ise dış politikada yıllardır sürdürülen çizgidir.

Türkiye, bağımsız bir ülkenin kendi milli çıkarlarını merkeze alan dış politikası yerine, bölgemizi yeniden şekillendirmeye çalışan büyük güçlerin projelerinin içerisinde savrulmamalıdır.

Çünkü emperyalizmin dostluğu olmaz.

Emperyalizm için ülkeler dost veya düşman değildir; kullanılabilir veya kullanılamazdır. Devletler de halklar da onun gözünde ancak kendi çıkarlarına hizmet ettikleri müddetçe değerlidir. Ortadoğu’nun son çeyrek yüzyılı bunun örnekleriyle doludur.

Irak’ın başına gelen ortadadır.

Libya’nın başına gelen ortadadır.

Suriye’nin yaşadığı büyük yıkım ortadadır.

Milyonlarca insanın hayatını altüst eden savaşların ardından bölgemize demokrasi, özgürlük ve refah mı geldi? Hayır.

Geride parçalanmış devletler, yıkılmış şehirler, milyonlarca mülteci ve birbirine düşman edilmiş halklar kaldı.

Türkiye’nin yapması gereken bu büyük güç mücadelesinin taşeronu olmak değil, kendi bağımsız dış politikasını kurmaktır.

Mustafa Kemal’in yüz yıl önce ortaya koyduğu “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü bir diplomasi nezaketi değildir. Arkasında çok ağır bir tarihsel tecrübe vardır.

Komşularınızla kavga ederek güvenliğinizi sağlayamazsınız.

Başka devletlerin bölgesel hesaplarının parçası olarak bağımsızlığınızı koruyamazsınız.

Ve en önemlisi, emperyalizmin değirmenine su taşıyarak antiemperyalist olunmaz.

İçerideki tablo da bundan bağımsız değildir.

Siyaset yıllardır toplumu bir arada tutmak yerine farklılıklar üzerinden tahkim ediliyor. İnsanlar yaşam tarzlarına, inançlarına, mezheplerine, etnik kökenlerine ve siyasi tercihlerine göre karşı karşıya getiriliyor.

Komşu komşuya kuşkuyla bakıyor.

Birinin sevinci diğerinin öfkesine, birinin acısı diğerinin siyasi hesabına dönüşüyor.

Oysa devlet yönetmek toplumun hassas noktalarını kaşımak değil, tam tersine onları iyileştirmektir.

Devlet yönetmek insanları birbirine karşı bilemek değil, aynı ülkenin eşit yurttaşları olduklarını hatırlatmaktır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar yaratmak değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı hukuktur.

Adalettir.

Üretimdir.

Bağımsızlıktır.

Ve yeniden birbirimize güvenebileceğimiz bir toplumsal iklimdir.

Hiçbir siyasi iktidar Türkiye’den büyük değildir.

Hiçbir makam Türkiye Cumhuriyeti’nden daha değerli değildir.

Hiçbir kişinin siyasi geleceği seksen milyonun geleceğinin önüne konulamaz.

İktidarlar gelir, iktidarlar gider.

Makamlar değişir, saraylar boşalır, bugün kendisini vazgeçilmez zannedenlerin yerini yarın başkaları alır. Ama geride bu ülke kalır.

Bu nedenle devlet yönetiminde “Benden sonrası tufan” anlayışından daha tehlikeli bir düşünce olamaz. Çünkü tufan geldiğinde kimin iktidarda olduğuna bakmaz. Hepimizi sürükler.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar