İlahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye siyasetini anlatan en isabetli kavramlardan birini literatüre kazandırmıştı: “Allah ile aldatmak.”
Bu, yalnızca bir eleştiri değil, aynı zamanda bir siyaset tarifidir.
Çünkü siyasal İslam’ın en temel refleksi, dini yaşamak değil; dini siyasetin en etkili propaganda aracına dönüştürmektir. Topluma ekonomi adına ne vaat ettiğiniz unutulabilir, hukuk adına ne yaptığınız tartışılabilir, eğitim politikalarınız eleştirilebilir. Ama elinize bir Kur’an alır, kameralar önünde namaz kılar, umreden fotoğraf paylaşırsanız, bütün bunların üzerini örtebileceğinizi düşünürsünüz.
İşte “Allah ile aldatmak” tam da budur.
İnancı siyasetin dili haline getirmek, Allah’ın adını seçim kampanyalarının sloganına çevirmek, dini değerleri iktidarın sigortası olarak kullanmak…
Oysa din, iktidarın değil vicdanın konusudur.
Türkiye’de yıllardır dini en çok konuşanların, aynı zamanda adaletin, liyakatin ve hukukun en fazla tartışıldığı dönemlerin aktörleri olması düşündürücüdür. Çünkü mesele din değildir; mesele, dinin iktidar üretme aracına dönüştürülmesidir.
Bu anlayışın en büyük ihtiyacı ise sürekli bir düşmandır. Bazen bir gazeteci, bazen bir akademisyen, bazen bir sanatçı, bazen de bir komedyen…
Yakın dönemde komedyen Deniz Göktaş etrafında yaşanan tartışmalar da bu tablo içinde değerlendirildi. Mizah beğenilmeyebilir, sert biçimde eleştirilebilir.
Ancak bir gösteri üzerinden oluşan tartışmanın kısa sürede siyasi ve hukuki bir meseleye dönüşmesi, ifade özgürlüğü ve yargının işleyişi hakkında kamuoyunda yeni sorular doğurdu.
Tam da burada şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Ülkede milyonlarca insanı ilgilendiren dosyalar yıllarca raflarda beklerken, kamu vicdanını yaralayan pek çok olay sonuçsuz kalırken, bazı süreçlerde devlet mekanizmasının olağanüstü bir hızla harekete geçtiği yönündeki algı neden bu kadar güçlü?
Adaletin en önemli özelliği hız değil, eşitliktir. Hukuk, kimin hakkında işletildiğine göre farklı görünmeye başladığında, yalnızca bireyler değil, devlet de güven kaybeder.
Bugün yaşanan kutuplaşmanın önemli bir kısmı da buradan besleniyor. Toplum ekonomik krizleri, yoksulluğu, hukuksuzluk iddialarını, eğitimdeki sorunları konuşmak yerine; sürekli dini hassasiyetler üzerinden oluşturulan yeni tartışmaların içine çekiliyor. Çünkü kutuplaşma, başarısızlıkların üzerini örtmenin en eski siyasal yöntemlerinden biridir.
Oysa gerçekten dindar bir siyaset, dini sloganlaştırmaz; adaleti güçlendirir. İnancı meydanlarda değil, yönetimdeki ahlakla gösterir. Kur’an’ı kameralara kaldırmak yerine, hukuk önünde herkesi eşit tutar. Çünkü kutsal olanı görünür kılan şey gösteri değil, davranıştır.
Allah’ın adını en çok ananlar değil; adaleti en çok sağlayanlar tarihte iyi hatırlanır.
Yaşar Nuri Öztürk’ün yıllar önce yaptığı uyarı bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Mesele hiçbir zaman din olmadı. Mesele, dini kullanarak iktidar üretmekti.
Ve bir toplum için en ağır aldatılma biçimi, Allah adına aldatılmaktır.