Siyasal İslamcıların temel hareket noktası, Türkiye’yi üzerinde hiçbir hukuki, ahlaki ve insani kuralın kendilerini bağlamadığı bir alan olarak görmeleridir. Kendi siyasal hedefleri söz konusu olduğunda hukuk da ahlak da vicdan da tali meseleye dönüşür. Yeter ki iktidar korunsun, düzen devam etsin, kişisel ve siyasal ikballer güvence altında kalsın.
Bu anlayış hâkim olduğunda rüşvet de torpil de kayırmacılık da hukuksuzluk da meşrulaştırılır. Kamu kaynaklarının yağmalanması, devlet kadrolarının sadakat esasına göre dağıtılması, yargının siyasetin hizmetine sokulması, insan haklarının hiçe sayılması artık birer sapma değil, yönetme biçiminin doğal sonucu hâline gelir.
AKP’nin yıllardır yaptıklarına da bu çerçeveden bakmak gerekir.
Bugün bütün güçleriyle devletin üzerine abanmış durumdalar. Çünkü sendeledikleri anda yalnızca iktidarı değil, yıllardır kurdukları bütün çıkar düzenini kaybedeceklerini biliyorlar. Vermeleri gereken hesabın büyüklüğünün farkındalar. Bu nedenle korkuları da öfkeleri de giderek büyüyor.
Gözlerini kin kadar korku da bürümüş durumda.
Türkiye artık neredeyse her sabah yeni bir operasyon haberiyle uyanıyor. Bir gün bir belediyeye, ertesi gün bir gazeteciye, başka bir gün bir siyasetçiye, sanatçıya, iş insanına ya da öğrenciye yönelen soruşturmalarla karşılaşıyoruz. İktidarın siyasal hedefi hâline gelen kim varsa yargı mekanizmasının tehdidi altında tutuluyor.
Operasyonların biçimi dahi nasıl bir düzenle karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetiyor.
Daha gözaltı kararı uygulanırken gizli olması gereken bilgi ve belgeler belli medya kuruluşlarına ve sosyal medya hesaplarına servis ediliyor. Dosyada bulunduğu iddia edilen belgeler, ifade tutanakları, telefon kayıtları, görüntüler ve birtakım bilgiler daha savunma makamı görmeden iktidarın propaganda aygıtlarının eline geçiyor.
Üstelik bunlar olduğu gibi de paylaşılmıyor. İçlerine yorumlar, çarpıtmalar ve eklemeler yerleştiriliyor. Henüz doğruluğu sınanmamış iddialar kesinleşmiş gerçekler gibi sunuluyor. Dosyanın bütünü gizlenirken, kamuoyunda istenen algıyı oluşturacak parçalar seçilip servis ediliyor.
Böylece yargılama mahkeme salonunda değil, sosyal medyada başlıyor.
İddianameyi savcıdan önce troller yazıyor. Hükmü hâkimden önce iktidara yakın ekranlar veriyor. Masumiyet karinesi daha soruşturmanın ilk saatlerinde ortadan kaldırılıyor. Savunma hakkı ise kamuoyunda oluşturulan linç dalgasının altında eziliyor.
Artık delilin ne olduğunun, hukuken nasıl elde edildiğinin, suçlamayı gerçekten destekleyip desteklemediğinin önemi kalmıyor. Önemli olan görüntü vermek, algı oluşturmak ve hedef gösterilen kişiyi daha hâkim karşısına çıkmadan toplum nezdinde mahkûm etmek.
Bu yöntem hukuk değildir.
Bu, yargı eliyle yürütülen bir siyasal operasyon düzenidir.
İktidarın yargıya bu derece müdahil olduğu günümüz Türkiye’sinde, bağımsız yargıdan söz etmek her geçen gün daha da güçleşiyor. Savcıların ve hâkimlerin mesleki kararlarından çok siyasi iktidarın beklentilerinin konuşulduğu bir ülkede hukuk devleti yalnızca Anayasa’da yazılı bir cümle olarak kalır.
Hukukun tarafsızlığı ortadan kalktığında geriye yalnızca ikili bir düzen kalır.
Bir tarafta iktidara yakın olanların hukuku, diğer tarafta muhaliflerin hukuku.
Bankaya para yatıran sıradan yurttaş FETÖ suçlamasıyla işinden edilirken, aynı bankanın yönetiminde bulunanlar yeni makamlara getirilebiliyor. Birkaç gram uyuşturucu kullanan ya da taşıyan gençler tutuklanırken, limanlara gelen tonlarca kokainin sahibine bir türlü ulaşılamıyor.
Torbacılar içeri atılıyor, baronlar ortalıkta dolaşıyor.
Küçük suçlular üzerinden büyük mücadele görüntüsü verilirken, büyük suç ilişkilerine dokunulmuyor. Çünkü mesele suçla mücadele değil; suçun kime ait olduğu ve failin kimin yanında durduğudur.
Muhalefet belediyelerine peş peşe operasyon düzenleniyor. Belediyelerin kapıları sabahın erken saatlerinde polislerle kuşatılıyor, seçilmiş yöneticiler gözaltına alınıyor, dosyalar daha mahkemeye gitmeden televizyonlarda hükme bağlanıyor.
Ama yıllardır adı yolsuzlukla, rantla, usulsüz ihalelerle ve kamu zararlarıyla anılan tek bir AKP belediyesine aynı kararlılıkla gidilmiyor.
Sanki ülkede bütün suçlar yalnızca muhalefet belediyelerinde işleniyor. Sanki kamu kaynakları yalnızca muhaliflerin elinde kötüye kullanılıyor. Sanki yıllardır nelerin, nasıl iç edildiğini bu ülkede kimse bilmiyor.
İşte ikili hukuk düzeni tam da budur.
Suçu değil, suçlunun kimliğini esas alan bir düzen.
Aynı fiili muhalif yaptığında operasyon sebebi, iktidara yakın biri yaptığında görmezden gelme gerekçesi hâline getiren bir düzen.
Bunun adı hukuk devleti değil, siyasal sadakat düzenidir.
Bu düzen yalnızca yargıyı çürütmüyor. Toplumu da her gün biraz daha karanlığa sürüklüyor.
İktidarın kullandığı dil sürekli yeni düşmanlar üretiyor. Toplum “bizden olanlar” ve “karşımızda olanlar” diye ikiye ayrılıyor. Muhalif olan herkes hain, terörist, dış güçlerin uzantısı ya da milli irade düşmanı olarak yaftalanıyor.
Her kriz yeni bir kutuplaştırma aracı hâline getiriliyor. Ekonomik çöküş konuşulmasın diye düşman üretiliyor. Yolsuzluklar tartışılmasın diye operasyon yapılıyor. Toplumun gerçek sorunları görünmesin diye korku, tehdit ve gerilim sürekli canlı tutuluyor.
Bu artık geçici bir siyasi yöntem değil, kalıcı bir yönetim biçimidir.
Korku imparatorluğu böyle kuruluyor.
İnsanlar sabah kapılarının çalınmasından, attıkları bir mesajdan, yaptıkları bir paylaşımından, katıldıkları bir toplantıdan ya da söyledikleri bir sözden dolayı soruşturmaya uğramaktan çekinir hâle geliyor. Gazeteci haber yapmaktan, yurttaş konuşmaktan, siyasetçi siyaset yapmaktan korkuyor.
İktidar da tam olarak bunu istiyor.
İtiraz etmeyen, sorgulamayan, hesap sormayan, suskun bir toplum.
Çünkü hukuksuz düzenlerin ayakta kalabilmesi için yalnızca baskı yetmez. Toplumun korkuya alıştırılması, insanların birbirinden uzaklaştırılması ve ortak mücadele zeminlerinin parçalanması gerekir.
Bugün yapılan budur.
Her operasyon yalnızca hedef alınan kişiye değil, bütün topluma verilen bir mesajdır: “Sınırı aşarsan sıradaki sen olursun.”
Her sızdırılan belge yalnızca bir dosyanın gizliliğinin ihlali değildir. Aynı zamanda yargının siyasallaştırıldığının ve kamuoyunun bilinçli biçimde yönlendirildiğinin göstergesidir.
Her troll kampanyası yalnızca sosyal medya faaliyeti değildir. Yargı sürecini baskı altına alan, savunmayı etkisizleştiren ve toplumu peşin hükme zorlayan organize bir propaganda yöntemidir.
Bu gidişatın sonunda adalet kalmaz.
Hukuk kişilere göre uygulanmaya başladığında devlet olmaktan çıkar. Mahkemeler siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre karar verdiğinde yargı kurumu olmaktan çıkar. Polis yalnızca muhalife yöneldiğinde güvenlik gücü olmaktan çıkar.
Devletin kurumları bir partinin uzantısına dönüştüğünde ise ortada cumhuriyet değil, parti devleti kalır.
AKP’nin peşinde olduğu da budur.
Kendisine bağlı, kendisine sadık, kendisini denetlemeyen, kendisinden hesap sormayan bir devlet düzeni.
Yargının bağımsız değil itaatkâr, medyanın özgür değil görevli, bürokrasinin liyakatli değil sadık olduğu bir düzen.
Fakat tarih defalarca göstermiştir ki korkuyla kurulan düzenler sonsuza kadar sürmez.
İktidarlar geçicidir.
Hukuksuzluk üzerine kurulan her düzen, bir gün kendi yarattığı enkazın altında kalır.
Bugün susanlar, görmezden gelenler ve kendilerine dokunmadığı için bu düzene destek verenler de bilmelidir ki hukuk bir kez ortadan kaldırıldığında hiç kimse güvende değildir.
Çünkü hukuk herkese lazım olacaktır.
Bugün muhalifin kapısını çalan hukuksuzluk, yarın iktidara yakın olanın kapısını da çalabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni operasyonlar, yeni düşmanlar ve yeni korkular değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı; yargının siyasetten bağımsız olduğu, gizli dosyaların trollere servis edilmediği, suçlamaların sosyal medya linçleriyle değil mahkemelerde tartışıldığı, suçun failin kimliğine göre değil hukuka göre değerlendirildiği gerçek bir adalet düzenidir.
Aksi hâlde her sabah yeni bir operasyona uyanmaya, her gün biraz daha karanlığa gömülmeye ve hukuk devleti yerine korku devletinde yaşamaya devam edeceğiz.