Bir Şey Yapmalı: Bıçak Kemikte!

Bir sistem düşünün…

Yıllardır sizin emeğinizi, alın terinizi sömürsün; zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapsın.

Öyle bir sistem düşünün ki kendisine karşı olan herkesi anında düşman ilan etsin. Düne kadar “dostum” dediği liderleri bugün devirmeye çalışırken, düne kadar “düşman” bellediği odaklarla bugün Türkiye karşıtı projelerde yan yana gelsin.

Bir sistem düşünün; hak aramanın suç, itiraz etmenin tehlike, örgütlenmenin ise tehdit olarak görüldüğü bir düzen kursun.

Kadınların katledildiği, çocukların korunamadığı, eşitsizliğin giderek derinleştiği; milyonlarca insanın geçim sıkıntısı içinde yaşadığı bir ülke düşünün.

Bir düzen düşünün; Cumhuriyet’in kazanımlarını aşındırsın, Türkiye’yi emperyalist merkezlerin kapısında bekletsin, NATO’nun genişlemesine onay verirken ABD ile “stratejik ortaklık” kursun.

Öğretmenlerin atanmadığı, emeklinin perişan olduğu, işçinin alın terinin karşılığını alamadığı; mafyanın ve tarikatların güç kazandığı, hak arayanların tutuklandığı bir düzen…

Vatan için canını verenlerin, gazilerin ve onların yakınlarının Ankara’da özlük hakları için mücadele etmek zorunda kaldığı bir düzen…

Daha anlatacak çok şey var.

Hem de çok.

Çünkü Türkiye’nin yaşadığı sorunlar artık birbirinden bağımsız birkaç başlıktan ibaret değil.

Ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, eğitimdeki çöküş, tarımın geriletilmesi, emeğin değersizleştirilmesi, toplumsal eşitsizlik, Cumhuriyet değerlerinin aşındırılması ve emperyalizme bağımlılık…

Bütün bunlar aynı düzenin farklı yüzleridir.

Ve bütün bunları düşünürken insanın aklına ister istemez o eski çağrı geliyor:

Bir şey yapmalı.

Faili meçhuller…

Çöple beslenenler…

Çalıp duran ziller…

Uyandırmalı.

Yolun ortasında, henüz on altısında bir insan “insanım” diyorsa, bir şey yapmalı.

Ama bugün asıl sormamız gereken soru başka:

Bunca haksızlık karşısında neden hâlâ değiştiremiyoruz?

Çünkü karşımızda yalnızca yanlış yapan birkaç insan yok.

Karşımızda yıllar içinde kendisini ekonomik gücüyle, kurumlarıyla, siyasal ilişkileriyle, medyasıyla ve ideolojik araçlarıyla örgütlemiş bir düzen var.

Peki biz?

Emeği ve alın teri sömürülen işçiler ne kadar örgütlü?

Emekçiler ne kadar örgütlü?

Çiftçiler, köylüler, emekliler, gençler, aydınlar ne kadar örgütlü?

İşte meselenin düğümlendiği yer burası.

Düzen bizi ezmek, susturmak, birbirimizden uzaklaştırmak ve hak arama irademizi söndürmek için bu kadar örgütlüyken; biz ne kadar örgütlüyüz?

Bugün sosyal medyada öfkemizi göstermek kolay.

Bir haksızlığa tepki veriyoruz.

Bir haberin altına öfkemizi yazıyoruz.

Bir paylaşım yapıyoruz.

“Bu böyle gitmez” diyoruz.

Haklıyız.

Ama haklı olmak yetmiyor.

Örgütsüz öfke, ne kadar büyük olursa olsun, çoğu zaman birkaç saatlik bir gürültüden öteye geçemiyor.

Çünkü örgütsüz insan yalnızdır.

Yalnız insan kendisini güçsüz hisseder.

Oysa insan, başka insanlarla yan yana geldiğinde kendi gücünü fark etmeye başlar.

Nazım Hikmet’in dizeleri bugün hâlâ önümüzde bir ayna gibi duruyor:

«“Ve bu dünyada bu zulüm senin sayende, sayende

Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer

Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

Kabahat senin, kabahat senin, kabahat senin, canım kardeşim.”»

Bu dizeler yalnızca bir sitem değil, ağır bir sorumluluk çağrısıdır.

Çünkü bizim de sorumluluğumuz var.

Mustafa Kemal’e karşı…

Kuvayı Milliye’ye karşı…

Bu ülkenin bağımsızlığı için can veren şehitlere ve gazilere karşı…

Toprağımıza, derelerimize, nehirlerimize, ormanlarımıza, havamıza ve suyumuza karşı…

Cumhuriyet’e karşı…

Ve bu ülkeyi alın teriyle ayakta tutan işçi sınıfına karşı…

Bize bırakılan ülkeyi yalnızca seyretmek için değil, savunmak ve geleceğe taşımak için sorumluluğumuz var.

Şairin söylediği gibi:

“Yetsin artık bu susku.

Bıçak kemikte.”

Evet.

Bıçak kemikte.

Emekli perişan.

İşçi perişan.

Çiftçi borç içinde.

Genç geleceksiz.

Hak arayan yurttaş suçlu ilan ediliyor.

Peki şimdi ne yapacağız?

Yalnızca yakınacak mıyız?

Yalnızca sosyal medyada öfkemizi büyütüp sonra telefonun ekranını kapatacak mıyız?

Yoksa başımızı kaldırıp birbirimize mi bakacağız?

Çünkü mesele yalnızca bir siyasi partiye üye olup olmamak değildir.

Mesele, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olup olmaması; kendi geleceğini başkalarının kararlarına bırakıp bırakmamasıdır.

Tarihin hiçbir döneminde ezilenler, kendilerine lütfedilen haklarla özgürleşmediler. Haklar; örgütlü mücadelelerin, bedellerin ve ortak iradenin sonucunda kazanıldı. Bugün doğal ve vazgeçilmez gördüğümüz pek çok hak, dün mücadele eden insanların bize bıraktığı mirastır.

Demek ki mesele yalnızca haksızlığın farkında olmak değildir.

Haksızlığın farkında olmak bilinçtir; onu değiştirmek ise örgütlü güç ister.

Bugün milyonlarca insan aynı ekonomik sıkıntıyı yaşıyor olabilir. Aynı adaletsizlikten yakınıyor, aynı gelecek kaygısını taşıyor, aynı düzenden rahatsız oluyor olabilir.

Ama ortak bir sorun, kendiliğinden ortak bir güç yaratmaz.

İnsanların aynı acıyı yaşaması yetmez.

O acının ortak bir bilince, ortak bir iradeye ve ortak bir mücadeleye dönüşmesi gerekir.

Örgütlenmenin anlamı tam da burada ortaya çıkar.

Örgütlenmek, insanların yalnızca yan yana gelmesi değildir.

Örgütlenmek; dağınık bireysel öfkeleri ortak bir bilince dönüştürmek, ortak bilinci ortak bir iradeye, ortak iradeyi de toplumu değiştirebilecek maddi bir güce dönüştürmektir.

Çünkü düzen örgütlüdür.

Sermaye örgütlüdür.

Çıkar grupları örgütlüdür.

Emperyalist güçler örgütlüdür.

Onların gücü yalnızca sahip oldukları para, kurum veya iktidardan gelmez. Aynı zamanda kendi çıkarları etrafında birlikte hareket edebilme yeteneklerinden gelir.

Öyleyse emeğiyle yaşayanların da kendi çıkarlarının farkına varması ve bunun etrafında birleşmesi gerekir.

İşçi yalnızca kendi ücretini düşünemez.

Çiftçi yalnızca kendi tarlasını kurtarmaya çalışamaz.

Emekli yalnızca kendi maaşının peşine düşemez.

Genç yalnızca kendi geleceğini kurtarmaya çalışamaz.

Çünkü bunların hepsi aynı büyük düzenin farklı sonuçlarıdır.

Birinin yaşadığı sorun, diğerinin yaşadığı sorundan bağımsız değildir.

Bireysel görünen sorunların toplumsal nedenleri vardır.

Ve toplumsal sorunların çözümü de bireysel kurtuluşlarla değil, ortak mücadeleyle mümkündür.

İşte bu nedenle örgütlenme, siyasetin yardımcı unsuru değil; siyasetin kendisidir.

Siyaset yalnızca seçimden seçime oy kullanmak değildir.

Siyaset, insanın kendi yaşamına ilişkin söz söylemesidir.

Kendi mahallesinde…

Kendi işyerinde…

Kendi sokağında…

Kendi ülkesinin geleceğinde…

Mahalle bu açıdan küçümsenecek bir yer değildir.

Tam tersine, toplumun en küçük örgütlenme alanıdır.

Aynı sokağı paylaşan, aynı pazardan alışveriş yapan, aynı ekonomik koşullardan etkilenen insanların birbirlerini tanımaya, sorunlarını konuşmaya ve ortak ihtiyaçlarını görmeye başladıkları yerdir.

Bugün birbirinden koparılmış milyonlarca insanın yeniden birbirini bulabileceği yer belki de tam olarak burasıdır.

Çünkü örgütlenme, insanları kalabalıklaştırmak değil; birbirinden habersiz bireyleri bilinçli bir toplumsal özneye dönüştürmektir.

Bir mahallede başlayan dayanışma, bir işyerindeki ortak mücadeleyle birleştiğinde; farklı insanların farklı görünen sorunlarının aynı kaynaktan beslendiği görülmeye başlar.

O zaman “Benim sorunum” dediğimiz şeyin aslında “Bizim sorunumuz” olduğunu fark ederiz.

Ve “Ben ne yapabilirim?” sorusu yerini,

“Biz ne yapabiliriz?”

sorusuna bırakır.

Asıl dönüşüm de burada başlar.

Çünkü tarih boyunca hiçbir halk, kendisini yalnızca seyrederek kurtarmadı.

Hiçbir toplum, başkalarının kendi adına mücadele etmesini bekleyerek özgürleşmedi.

Değişim; insanların kendi güçlerinin farkına vardıkları, birbirlerine güvendikleri ve ortak bir amaç etrafında örgütlendikleri anda mümkün oldu.

Bu nedenle bugün bize düşen yalnızca öfkelenmek değil.

Örgütlenmektir.

Yalnızca şikâyet etmek değil.

Söz sahibi olmaktır.

Yalnızca “Bu düzen değişmeli” demek değil.

Değiştirecek toplumsal gücü yaratmaktır.

Ve belki de bütün mesele, yeniden birbirimize şu soruyu sorabilmektir:

Mahallemizde kaç kişiyiz?

İşyerimizde kaç kişiyiz?

Sokağımızda kaç kişiyiz?

Ve bu kadar insan neden hâlâ kendisini yalnız hissediyor?

Çünkü belki de eksik olan güç değil.

Örgütlü güç.

İşte o gücü yaratmak bizim sorumluluğumuzdur.

Nazım Hikmet’in başka bir çağrısını bugün yeniden duymaya ihtiyacımız var:

“Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri

 siz toprak altında derin uykudayken

düşmanı çağırdılar

satıldık, uyanın!

biz toprak üstünde derin uykulardayız

kalkıp uyandırın bizi!

 uyandırın bizi!”

Biz toprakların üzerinde derin uykulardayız,

herkesin uyandırın bizi!

uyandırın bizi!”»

Belki de bugün mezarın içindekilerin uyanmasını değil, toprağın üzerindekilerin uyanmasını beklemeliyiz.

Çünkü onlar görevlerini yaptılar.

Kuvayı Milliye şehitleri, Cumhuriyet’i kuranlar, bu ülkenin bağımsızlığı için bedel ödeyenler…

Onlar kendi zamanlarının sorumluluğunu taşıdılar.

Şimdi sıra bizde.

Uyanma ve uyandırma sırası bizde.

Cumhuriyet için…

Bağımsızlık için…

Emeğin hakkı için…

Çocuklarımızın geleceği için…

Toprağımız, suyumuz, havamız için…

Ve bu ülkenin geleceğini yeniden halkın ellerine vermek için…

Artık seyirci olamayız.

Artık yalnızca konuşamayız.

Artık yalnızca öfkelenemeyiz.

Bıçak kemikte.

Şimdi mesele, o bıçağın karşısında ne yapacağımızdır.

Bir şey yapmalı.

Ama bu kez yalnız değil.

Birlikte.

Örgütlü.

Omuz omuza.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar