Türkiye’de iktidarın en sık başvurduğu kavramlardan biri “dış güçler”dir.
Yirmi yılı aşkın süredir ekonomi kötüye gittiğinde, enflasyon yükseldiğinde, döviz arttığında, güvenlik sorunları yaşandığında ya da yönetilemeyen bir kriz ortaya çıktığında sorumluluk çoğu zaman aynı yere yüklendi: dış güçlere.
Bir gün “ekonomik savaş”, bir gün “faiz lobisi”, başka bir gün “uluslararası operasyonlar” denildi. Meydanlarda “Eyy Amerika” söylemleri yükseldi; Batı ve emperyalizm hedef gösterildi. İktidarın en üst kademelerinden bakanlara, parti sözcülerinden milletvekillerine kadar birçok isim, Türkiye’nin dış güçlerin saldırısı altında olduğunu savundu.
Peki, yıllardır sözü edilen bu dış güçler kimdir?
Bu sorunun cevabını aramak için 7-8 Temmuz’da Ankara’da yaşananlara bakmak yeterlidir.
Cumhuriyet’in anti-emperyalist mücadeleyle kurulan başkenti Ankara, 2026 NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. NATO’nun 32 üye ülkesi Türkiye’nin davetiyle Ankara’da toplandı ve bu durum iktidar tarafından önemli bir diplomatik başarı olarak sunuldu.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, iktidarın yıllardır kullandığı “dış güçler” söylemi ile izlediği siyasal çizgidir.
Çünkü NATO yalnızca bir savunma ittifakı değildir. Yugoslavya’nın bölünmesinden, Afganistan’ın işgaline, Libya’nın parçalanmasından Irak’ın yıkımına kadar milyonlarca insanın yaşamını etkileyen askerî müdahalelerde NATO ülkeleri belirleyici rol oynamıştır. Ortadoğu’nun yıllardır savaşlar, işgaller ve vekâlet çatışmalarıyla yeniden şekillendirilmesinde de aynı güç merkezleri etkili olmuştur.
Bu nedenle dünyanın birçok halkı açısından NATO, barışın değil savaşın; bağımsızlığın değil bağımlılığın simgesi olarak görülmektedir.
Türkiye’nin yakın tarihi de bu tartışmalardan bağımsız değildir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, kontrgerilla yapılanmaları, Gladyo tertipleri ve devlet içindeki karanlık ilişkiler uzun yıllardır bilinmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından FETÖ’nün uluslararası bağlantıları da bu tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır.
Bu nedenle Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, sıradan bir diplomatik toplantı olarak değerlendirilemez. Bu zirve, yıllardır iç politikada kullanılan “dış güçler” söylemi ile NATO ekseninde sürdürülen dış politika anlayışının birlikte nasıl yürütüldüğünü göstermesi bakımından önemlidir. NATO ile kurulan bu ilişki yeni değildir; iktidarın kuruluşundan bu yana benimsediği dış politika çizgisinin devamıdır.
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır:
Eğer NATO ve onu yönlendiren emperyalist merkezler dış güç değilse, yıllardır Türkiye’ye anlatılan dış güçler kimlerdir?
Elbette emperyalizm bir gerçektir. Ancak emperyalizm, gerektiğinde ortaya çıkarılan belirsiz bir tehdit değildir. Emperyalizm; güçlü kapitalist devletlerin, uluslararası sermayenin ve onların askerî-siyasi kurumlarının başka ülkeleri ekonomik, siyasal ve askerî bakımdan kendilerine bağımlı hâle getirme düzenidir. NATO ise bu düzenin askerî araçlarından biridir.
Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele yalnızca sert söylemlerle yürütülemez. Gerçek mücadele; ülkenin ekonomisini, dış politikasını ve güvenlik anlayışını dışa bağımlılıktan kurtarmayı gerektirir.
Ne var ki “dış güçler” söylemi zamanla başka bir işleve de bürünmüştür. Ekonomideki yanlış politikaların, üretimden uzaklaşmanın, özelleştirmelerin, gelir adaletsizliğinin ve kötü yönetimin üzerini örten bir propaganda aracına dönüşmüştür. Bugün birçok yurttaşın yaşadığı ekonomik sıkıntıları önce “dış güçler” ile açıklaması, bu söylemin toplum üzerindeki etkisini göstermektedir.
Hiç kuşkusuz Türkiye üzerinde hesap yapan güçler vardır. Ancak bunlarla mücadele etmenin yolu, her başarısızlığın sorumluluğunu belirsiz düşmanlara yüklemek değildir.
Gerçek bağımsızlık; üretime dayalı güçlü bir ekonomi kurmaktan, kamucu kalkınmayı esas almaktan ve ulusal egemenliği uluslararası sermayenin ya da askerî ittifakların yönlendirmesine teslim etmemekten geçer. Türkiye’nin ihtiyacı, herhangi bir emperyalist güç merkezine yönelmek ya da onun çıkarları doğrultusunda hareket etmek değil; kendi halkının çıkarlarını esas alan tam bağımsız bir siyaset izlemektir.
Tam bağımsızlık; dış politikada, ekonomide ve güvenlik anlayışında kararları hiçbir dış gücün etkisi altında kalmadan, yalnızca milletin ve ülkenin çıkarları doğrultusunda alabilmektir. Emperyalizme karşı tutarlı bir duruş da ancak bu ilke üzerine kurulabilir.
Bu noktada temel soru yeniden karşımıza çıkmaktadır:
AKP iktidarının yıllardır Türkiye’nin yaşadığı hemen her krizde sorumlu tuttuğu “dış güçler” kimlerdir? Eğer 7-8 Temmuz’da Ankara’da bir araya gelen NATO ülkeleri bu tanımın dışında tutuluyorsa, kamuoyuna anlatılan “dış güçler” tam olarak kimleri ifade etmektedir?
Bu sorular yalnızca siyasi bir polemik değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlık anlayışını, dış politika tercihlerini ve iktidarın kullandığı siyasal söylemin gerçek işlevini sorgulayan temel sorulardır.
Çünkü bağımsızlık, her sıkışıldığında “dış güçler” diyerek sorumluluktan kaçmak değil; emperyalizme karşı ilkesel ve tutarlı bir duruş sergilemek, ülkenin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını korumak ve hiçbir dış gücün gölgesinde siyaset üretmemektir.
Gerçekte ortada yeni bir yönelim ya da politika değişikliği yoktur. AKP iktidarı, kuruluşundan bu yana Türkiye’nin dış politikasını NATO ekseninden koparmamış, Batı’nın bölgesel stratejileriyle uyumlu hareket etmeyi sürdürmüştür. “Dış güçler” söylemi ise bu siyasal hattı gizleyen ve iç kamuoyunu yönlendirmeye hizmet eden bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de bu sürekliliğin en güncel örneğidir.
Bugün dünyada ekonomik, teknolojik ve jeopolitik ağırlık merkezi giderek Asya’ya kaymaktadır. Buna rağmen iktidarın dış politikadaki temel yönelimi değişmemiştir. Zaman zaman AKP’nin mecburiyetler nedeniyle daha millî ya da bağımsızlıkçı bir çizgiye yöneleceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Ancak Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, bu beklentilerin somut olgularla örtüşmediğini bir kez daha göstermiştir. Dış politikada belirleyici olan geçici söylemler değil, uzun yıllardır sürdürülen siyasal tercihlerdir. Bu nedenle Türkiye’nin yaşadığı sorunları soyut “dış güçler” tartışmalarıyla değil, iktidarın izlediği siyasal program ve uluslararası tercihleri üzerinden değerlendirmek gerekir.