Eğitimde Ortak Sınav Sistemi: Ölçmede Birlik mi, Eğitimde Tek Tipleşme mi?

Millî Eğitim Bakanlığı, 20 Ekim 2026 tarihinde Ortak Yazılı Sınav Sistemi Uygulama Kılavuzu’nu yayımladı. 2026-2027 eğitim öğretim yılının birinci döneminden itibaren ortaokul ve liselerde uygulanacak sistem, sınavların hazırlanmasından değerlendirilmesine kadar uzanan yeni bir düzenleme getiriyor.

Bakanlık, bu uygulamanın amacını ölçme ve değerlendirmede ortak standartlar oluşturmak, öğretmenlerin sınav hazırlama süreçlerini kolaylaştırmak ve öğrencilerin öğrenme düzeylerini daha sağlıklı belirlemek olarak açıklıyor.

İlk bakışta olumlu görünen bu hedeflerin eğitim bilimi açısından ciddi biçimde sorgulanması gerekiyor. Çünkü eğitimde asıl sorun, öğrencilerin aynı sorularla sınanıp sınanmadığı değil, aynı nitelikte eğitim alma hakkına sahip olup olmadığıdır.

Aynı Sınavı Yapmak, Eşit Eğitim Vermek Değildir!

Türkiye’de bir öğrenci, teknolojik donanımı güçlü, laboratuvarı, kütüphanesi ve yeterli öğretmen kadrosu bulunan bir okulda eğitim görürken bir başka öğrenci, kalabalık sınıflarda, yetersiz fiziksel koşullarda ve öğretmen eksikliğiyle öğrenimini sürdürmektedir. Bir öğrencinin ailesi özel derslere, kurslara, yardımcı kaynaklara ulaşabilirken bir başka öğrenci yalnızca okulda öğrendikleriyle yetinmek zorundadır.

Bu iki öğrenciyi aynı sınavla değerlendirmek, ölçme koşullarında biçimsel bir birlik sağlayabilir. Ancak eğitimde fırsat eşitliğini sağlamaz. Eşit olmayan koşullarda eğitim gören çocuklara aynı soruları sormak, eşitsizliği ortadan kaldırmaz; kimi zaman daha görünür hâle getirir. Eğitim politikalarının önceliği sınavları standartlaştırmak değil, öğrenme olanaklarını eşitlemek olmalıdır.

Öğretmen Soru Seçen Bir Uygulayıcıya mı Dönüştürülüyor?

Yeni sistemde yaklaşık sekiz bin sorudan oluşan bir havuz öngörülüyor. Her sınav döneminde yeni sorular eklenmesi planlanıyor. Öğretmenler, zümre kararları doğrultusunda iki açık uçlu soru hazırlayacak, diğer sorular için Bakanlığın soru havuzundan yararlanacak. Burada üzerinde durulması gereken temel konu öğretmenin mesleki özerkliğidir. Öğretmen yalnızca kendisine sunulan soruları seçen, sınavı uygulayan ve sonuçları sisteme işleyen bir görevli değildir.

Öğretmen, öğrencisini tanıyan, öğrenme güçlüklerini gözlemleyen, öğretim yöntemini geliştiren ve değerlendirme araçlarını öğrencilerinin gereksinimlerine göre düzenleyen bir eğitim uzmanıdır. Ölçme ve değerlendirme, öğretim sürecinden bağımsız düşünülemez.

Merkezî soru havuzları öğretmene yardımcı olabilir. Ancak öğretmenin kendi öğrencileri için özgün ölçme araçları geliştirme yetkisini ve sorumluluğunu sınırlandırmamalıdır.

Öğretmenin mesleki niteliğini güçlendirmek yerine onu hazır sistemlerin uygulayıcısına dönüştürmek, eğitimin niteliğini yükseltmez.

Açık Uçlu Soruların Hazırlanması ve Değerlendirilmesi Ciddi Uzmanlık Gerektirir

Bakanlık, yeni sistemin beceri temelli ve açık uçlu sorulara dayandığını belirtiyor. Bu yaklaşım, doğru uygulandığında öğrencilerin yalnızca bilgiyi hatırlama düzeylerini değil; yorumlama, ilişki kurma, problem çözme ve düşüncelerini gerekçelendirme becerilerini de değerlendirebilir. Ancak açık uçlu soru hazırlamak, yalnızca bir sorunun sonuna soru işareti koymak değildir.

Nitelikli bir açık uçlu soru; açık ve anlaşılır olmalı, hedeflenen öğrenme çıktısını ölçmeli, öğrencinin düşünme sürecini ortaya çıkarabilmeli ve güvenilir bir puanlama anahtarına dayanmalıdır. Dahası, aynı yanıtın farklı öğretmenler tarafından benzer ölçütlerle değerlendirilmesi gerekir. Peki öğretmenlerimiz bu konuda ne ölçüde hazırlanmıştır?

Ölçme-değerlendirme alanında yeterli uygulamalı eğitim verilmiş midir? Öğretmenlerin soru geliştirme ve puanlama becerileri değerlendirilmiş midir? 19-23 Ekim tarihleri arasında planlanan kısa süreli sistem bilgilendirmeleri, öğretmenlere dijital platformun kullanımını öğretebilir. Ancak bir ölçme-değerlendirme uzmanlığının birkaç günlük tanıtımla kazandırılabileceği düşünülemez. Bu nedenle teknik sistem eğitimi ile pedagojik yeterlilik eğitimi birbirinden ayrılmalıdır.

Ders Kitapları Yeterli mi?

Yeni sınav sistemini değerlendirirken yanıtlanması gereken bir başka soru da ders kitaplarının niteliğidir. Eğer Bakanlık beceri temelli sorularla öğrencilerin üst düzey düşünme becerilerini ölçmek istiyorsa öncelikle şu soruyu yanıtlamalıdır: Ders kitaplarımız öğrencileri bu tür sorulara hazırlayacak içerik ve öğretim etkinliklerine sahip midir? Öğrenciden sınavda yorum yapmasını, bilgileri ilişkilendirmesini, çıkarımda bulunmasını beklerken derslerde ağırlıklı olarak ezbere dayalı öğretim sürdürülüyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Öğretim programı, ders kitabı, sınıf içi etkinlik ve ölçme aracı birbirini tamamlamalıdır. Bu bütünlük kurulmadığında öğrenciler okulda öğrendikleriyle sınavda karşılaştıkları arasında boşluk yaşayacak; aileler yeniden yardımcı kaynaklara, özel derslere ve kurslara yönelecektir.

Böylece eğitimdeki eşitsizlik daha da derinleşebilecektir. Devletin ücretsiz sunduğu ders kitaplarının yeterliliği sorgulanmadan, öğrencileri sürekli ek kaynaklara yönelten bir eğitim düzeni sağlıklı kabul edilemez.

Öğrencinin Öğrenmesini mi Ölçeceğiz, Okulları mı Yarıştıracağız?

Yeni sistemin dikkat çekici yönlerinden biri, öğrenci, sınıf ve şube düzeyinde ayrıntılı analizler yapılabilecek olmasıdır. Öğrencilerin hangi öğrenme çıktılarında başarılı olduklarının ve hangi alanlarda desteğe ihtiyaç duyduklarının belirlenmesi, eğitim bilimi açısından değerlidir. Ancak burada önemli olan, elde edilen verilerin nasıl kullanılacağıdır. Bu sonuçlar öğrencilerin öğrenme eksiklerini gidermek, öğretim yöntemlerini geliştirmek ve gereksinim duyan okullara ek kaynak sağlamak için kullanılacaksa yararlı olabilir.

Buna karşılık sonuçlar öğretmenleri, sınıfları veya okulları birbirleriyle yarıştırmanın aracına dönüştürülürse eğitimde yeni sorunlar doğacaktır. Öğrencilerin sosyoekonomik koşulları, önceki öğrenme birikimleri ve okulların olanakları dikkate alınmadan yapılan başarı karşılaştırmaları bilimsel bakımdan eksik, eğitim adaleti açısından sakıncalıdır. Ölçmenin amacı öğrenciyi elemek değil, öğrenmesini geliştirmek olmalıdır.

Dünya Eğitimde Neyi Tartışıyor?

Finlandiya gibi eğitim sistemlerinde öğretmenin mesleki uzmanlığına ve sınıf içi değerlendirmeye önemli bir yer verilmektedir. Öğrenmenin izlenmesi yalnızca merkezî sınavlara dayandırılmamaktadır. Uluslararası eğitim tartışmalarında da biçimlendirici değerlendirme, öğrenciye etkili geri bildirim verilmesi ve öğrenme eksikliklerinin zamanında giderilmesi öne çıkmaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç, sınavların tümüyle gereksiz olduğu değildir. Asıl mesele, sınavın eğitim sisteminin amacı mı yoksa öğrenmeyi geliştiren araçlarından biri mi olduğudur. Türkiye’de eğitim politikaları yıllardır sınav sistemleri üzerinden tartışılmaktadır. Oysa sorun yalnızca sınavların biçimi değildir. Öğretmen yetiştirme, okul öncesi eğitim, sınıf mevcutları, öğretim programları, ders kitapları, rehberlik hizmetleri ve okullar arasındaki olanak farklılıkları birlikte ele alınmadan kalıcı bir iyileşme sağlanamaz.

10 Kasım’da Sınav Planlaması da Bu Anlayışın Bir Göstergesidir

Yeni ortak sınav takviminde 10 Kasım’a sınav yerleştirilmesi, yalnızca bir takvim düzenlemesi olarak değerlendirilemez. Bu karar, eğitimde önceliklerimizin ne olması gerektiği konusunda önemli bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.

Millî Eğitim Bakanı, sınavların saat 09.30’dan sonra yapılacağını, böylece öğrencilerin Atatürk’ü anma törenlerine katılabileceğini belirtmektedir. Oysa mesele, öğrencilerin saat 09.05’te saygı duruşunda bulunup bulunamayacakları değildir. 10 Kasım, yalnızca bir anma günü değil; Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinin, devrimlerinin ve çağdaş Türkiye idealinin yeni kuşaklara anlatıldığı tarihsel ve eğitsel bir sorumluluk günüdür. Üstelik 10-16 Kasım Atatürk Haftası, okullarımızda yıllarca yalnızca törenlerle değil; sınıf içi etkinliklerle, araştırmalarla, konuşmalarla, şiirlerle, sergilerle ve Atatürk’ün düşünce dünyasını anlamaya yönelik çalışmalarla değerlendirilmiştir.

Öğrenciler bu süreçte Atatürk’ü yalnızca bir asker ve devlet adamı olarak değil; eğitime, bilime, akla, kadın haklarına, ulusal egemenliğe ve bağımsızlığa verdiği önemle tanıma fırsatı bulmuşlardır. Ancak son yıllarda ara tatil takviminin Atatürk Haftası’yla çakışması nedeniyle bu eğitsel çalışmaların sürekliliği tartışma konusu olmuştur. Şimdi de 10 Kasım’a sınav yerleştirilmesi aynı tartışmayı yeniden gündeme getirmektedir.

Sınavın dördüncü ders saatinde yapılması, anma töreninin gerçekleştirilmesini sağlayabilir. Fakat anma törenine zaman ayırmakla Atatürk’ü anlamaya zaman ayırmak aynı şey değildir. Üstelik sorulması gereken çok basit bir soru vardır: Bu sınav neden 9 Kasım’da ya da başka bir uygun günde yapılamamaktadır? Bir sınavın tarihini değiştirmek mümkündür. Ancak öğrencilerin tarihsel bilinç kazanmalarına, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini kavramalarına ve Atatürk’ün düşüncelerini tartışmalarına ayrılan zamanı önemsizleştirmemek gerekir. Atatürk’ü anmak, saat 09.05’te başlayıp birkaç dakika sonra sona eren bir görev değildir.

Onu anlamak; aklın ve bilimin yol göstericiliğini, bağımsız düşünceyi, laik ve çağdaş eğitimi, Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışını genç kuşaklara kazandırmaktır. Bir eğitim sisteminin Atatürk’e verebileceği en anlamlı değer, öğrencilerini onun gösterdiği akıl ve bilim yolunda yetiştirmesidir. Bu nedenle 10 Kasım’a ilişkin tartışmayı yalnızca sınavın kaçıncı ders saatinde yapılacağına indirgemek, günün tarihsel ve pedagojik anlamını eksik değerlendirmektir. 10 Kasım’da öğrencilerimize yalnızca Atatürk’ün kaçta hayata gözlerini yumduğunu değil, düşüncelerinin neden hâlâ yaşadığını da anlatabilmeliyiz. Çünkü Atatürk’ü anmak bir tören, Atatürk’ü anlamak ise kuşaklar boyunca süren bir eğitim sorumluluğudur.

Bakanlığın Yanıtlaması Gereken Sorular

Yeni sistem uygulanmadan önce kamuoyuna açıklıkla yanıt verilmesi gereken sorular bulunmaktadır:

1. Soru havuzundaki soruların geçerlik, güvenirlik ve güçlük düzeyleri hangi bilimsel yöntemlerle belirlenecektir?

2. Açık uçlu soruların puanlanmasında öğretmenler arası tutarlılık nasıl sağlanacaktır?

3. Öğretmenlere yalnızca sistemin kullanımına ilişkin değil, ölçme-değerlendirme konusunda da kapsamlı eğitim verilecek midir?

4. Ders kitapları ile beceri temelli sınav soruları arasındaki uyum nasıl denetlenecektir?

5. Öğrenci ve okul düzeyindeki analizler, öğrenme eksiklerini giderecek somut destek programlarına dönüştürülecek midir?

6. Öğretmenin kendi sınıfının özelliklerine uygun soru geliştirme ve değerlendirme yapma özgürlüğü nasıl korunacaktır?

7. Sistemin başarısı hangi ölçütlerle ve hangi bağımsız değerlendirme süreçleriyle izlenecektir?

Bu sorular yanıtlanmadan yalnızca dijital bir altyapının kurulmuş olması, eğitimde nitelik artışının kanıtı sayılamaz.

Sözün Özü: Eğitimin Merkezine Sınavı Değil, Çocuğu Koymalıyız!

Türkiye’nin ihtiyacı sürekli değişen sınav uygulamaları değil; bilimsel, laik, kamusal, nitelikli ve eşitlikçi bir eğitim sistemidir. Öğretmenine güvenen, onun mesleki gelişimini destekleyen; öğrencinin bireysel farklılıklarını gözeten, eleştirel düşünmeyi ve yaratıcılığı geliştiren bir eğitim anlayışına ihtiyacımız vardır.

Ortak ölçme standartları oluşturmak elbette önemlidir. Ancak ölçmede standartlaşma, eğitimde niteliğin ve eşitliğin yerine geçirilemez. Bir eğitim sisteminin başarısı, kaç bin soru hazırladığıyla, kaç sınav yaptığıyla veya kaç veri topladığıyla ölçülemez. Başarı; çocukların ne kadar öğrendiğiyle, öğrendiklerini yaşamda nasıl kullandığıyla, bağımsız düşünebilme ve sorgulayabilme yetenekleriyle değerlendirilmelidir.

Cumhuriyet’in eğitim anlayışının temelinde de aklını kullanan, bilimsel düşünceyi benimseyen, özgür ve sorumluluk sahibi bireyler yetiştirme hedefi vardır. Bugün bu hedefi yeniden hatırlamak zorundayız. Çünkü eğitimde adalet, çocuklara aynı soruları sormakla değil, her çocuğa eşit öğrenme fırsatı sunmakla başlar. Ve unutulmamalıdır: Sınavlar öğrencilerin ne öğrendiğini gösterebilir; fakat bir ülkenin eğitimde ne kadar başarılı olduğunu, çocuklarına sunduğu olanaklar gösterir.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar