Bir eğitimci olarak artık “üzgünüz” demeyi reddediyorum.
Çünkü üzülmek yetmiyor.
Kınamak yetmiyor.
Her olaydan sonra soruşturma açmak, müfettiş görevlendirmek, birkaç gün konuşup sonra bir sonraki felaketi beklemek hiç yetmiyor.
On yaşında bir çocuğu toprağa verdik.
Adı Eslem Sare Bulut.
Okula gitti.
Dersine girecek, arkadaşlarıyla konuşacak, belki teneffüste koşacak, akşam evine dönecekti.
Dönemedi.
Bir başka okulun 15 yaşındaki öğrencisinin bıçaklı saldırısında yaşamını yitirdi. Yedi çocuk daha yaralandı.
Ve daha bu acının üzerinden bir gün bile geçmeden Esenyurt’taki bir lisede yine bıçaklar çekildi, iki öğrenci daha yaralandı.
Artık kimse bize bunların birbirinden bağımsız “münferit olaylar” olduğunu anlatmasın.
Çocuklarımızın okulda can güvenliği sorunu vardır.
Ve bu, yalnızca adli bir sorun değildir.
Bu bir eğitim politikası sorunudur.
Bu bir çocuk ve gençlik politikası sorunudur.
Bu bir okul güvenliği sorunudur.
Ve hepsinden önemlisi, bir yönetim ve siyasi sorumluluk sorunudur.
Bir çocuk okula bıçakla nasıl giriyor?
Çocukların ruhsal ve sosyal sorunları hangi aşamada fark ediliyor?
Okullardaki rehberlik hizmetleri bu kadar ağırlaşan sorunları karşılayabilecek durumda mı?
Öğretmen, bir yandan eğitim vermeye çalışırken bir yandan okulun güvenliğini de mi sağlayacak?
Anne babalar çocuklarını sabah okul kapısından içeri gönderirken artık “Akşam sağ salim dönecek mi?” diye mi düşünecek?
Bir ülkede aileler bunu düşünmeye başlamışsa orada eğitim sisteminin yalnız niteliği değil, en temel güvenlik işlevi de sorgulanır.
Sayın Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin,
Artık yalnız açıklama yapmakla yetinemezsiniz.
Bir çocuğun ölümünün ardından müfettiş göndermek, o çocuğu hayata döndürmüyor.
Mesele olay olduktan sonra kimin kusurlu olduğunu araştırmaktan ibaret değildir.
Devlet yönetmenin anlamı, çocuk öldükten sonra dosya açmak değil, çocuk ölmeden önce önlem almaktır.
Daha önce de okullarda şiddeti konuştuk.
Öğretmenler öldürüldü.
Öğrenciler saldırıya uğradı.
Okulların kapısına kadar gelen şiddet şimdi okulun içine yerleşti.
Her defasında “inceleme başlatıldı” denildi.
Peki sonuç?
Bugün on yaşındaki bir çocuğun cenazesinin arkasından yürüyoruz.
On yaşında!
Bir ülkenin eğitim bakanı için bundan daha ağır bir başarısızlık göstergesi olabilir mi?
Elbette bir bakan her bireysel suçun doğrudan faili değildir.
Ama aynı olaylar tekrar tekrar yaşanıyor, uyarılar yapılıyor ve çocukların güvenliğini sağlayacak bütüncül politikalar hâlâ kurulamıyorsa artık siyasi sorumluluktan söz etmek zorundayız.
Sorumluluk yalnızca saldırıyı gerçekleştiren çocuğun ve ailesinin üzerine bırakılarak bu dosya kapatılamaz.
Çünkü saldırıyı yapan da bir çocuk.
Bu ülke, on yaşındaki bir çocuğun öldürüldüğü ve 15 yaşındaki başka bir çocuğun katil zanlısına dönüştüğü bir tabloyla karşı karşıya.
İşte asıl üzerinde durulması gereken büyük çöküş budur.
Çocuklarımız neden bu kadar öfkeli?
Şiddeti neden bu kadar kolay bir çözüm yolu olarak görüyorlar?
Bıçak çocukların eline nasıl bu kadar kolay geçiyor?
Okullarda psikolojik danışmanlık ve rehberlik neden güçlendirilmiyor?
Riskli davranışları erken fark edecek mekanizmalar nerede?
Okul girişleri ve çevreleri neden çocuklarımızı koruyacak biçimde düzenlenemiyor?
Öğretmenler neden giderek ağırlaşan toplumsal sorunlarla sınıflarında yalnız bırakılıyor?
Bunların cevabını istemek siyaset yapmak değildir.
Bunların cevabını istemek çocuklarımızı savunmaktır.
Ben yıllarını eğitime vermiş bir öğretmen olarak artık bir başka çocuğun ardından aynı cümleleri kurmak istemiyorum.
Okul ölümün değil yaşamın yeridir.
Okulda silahın, bıçağın, korkunun değil; kitabın, sanatın, bilimin, arkadaşlığın ve güvenin bulunması gerekir.
Bir anne çocuğunu okul kapısında öperken bunun son öpücüğü olabileceğini düşünmemelidir.
Bir öğretmen sınıfa girerken öğrencisinin üzerinde bıçak olup olmadığını düşünmemelidir.
Bir çocuk teneffüse çıktığında hayatta kalmak zorunda olmamalıdır.
Bunun sağlanması bir lütuf değildir.
Devletin görevidir.
Bu nedenle Sayın Bakan’a soruyorum:
Bir çocuğu daha kaybettik.
Daha kaç çocuğun ölmesi gerekiyor?
Kaç öğretmen öldürülecek?
Kaç öğrenci bıçaklanacak?
Kaç anne okul kapısında çocuğunu beklerken korkacak?
Ve daha kaç kez “soruşturma başlatıldı” açıklaması dinleyeceğiz?
Siyasi sorumluluk yalnız başarıların kürsüden sahiplenilmesi değildir.
Başarısızlığın sonucunu üstlenmek de siyasi sorumluluğun gereğidir.
Sayın Yusuf Tekin, bu ülkede çocukların güven içinde eğitim gördüğü bir okul düzenini sağlayamıyorsanız, yapılması gereken bir müfettiş daha görevlendirmek değildir.
Yapılması gereken siyasi sorumluluğu üstlenmektir.
İstifa etmek de bir siyasi sorumluluk biçimidir.
Eslem Sare’nin sırasının boş kaldığı bir okulda artık hiçbirimiz “Her şey yolunda” diyemeyiz.
Çünkü o boş sıra yalnız bir çocuğun yokluğunu göstermiyor.
O sıra, çocuklarını koruyamayan bir eğitim sisteminin önünde duran en ağır sorudur.
Ve o sorunun cevabını bu ülkenin çocuklarına borçlusunuz.