Fransa’da gençler sokakta.
Okulların önünde barikatlar kuruluyor, dersler aksıyor, binlerce genç eğitim sistemine ve geleceklerine ilişkin kaygılarını yüksek sesle dile getiriyor.
Elbette şiddetin, yakmanın, yıkmanın hiçbir hak arama mücadelesinde yeri olamaz. Gençlerin haklı talepleriyle şiddet eylemlerini birbirinden ayırmak gerekir.
Ama yalnızca sokaktaki görüntülere bakıp “gençler neden böyle davranıyor?” diye sormak da yetmez.
Asıl soru şudur:
Gençleri sokağa çıkaran koşullar nedir?
Fransa’daki gençlerin itirazlarının merkezinde öğretmen ve personel eksikliği, kalabalık sınıflar, okulların fiziksel koşulları, eğitim sisteminin yarattığı baskı ve gelecek kaygısı bulunuyor.
Bunlar yalnızca Fransa’nın sorunları mı?
Türkiye’de milyonlarca gencimiz yıllarını sınavlara hazırlanarak geçiriyor. Üniversite bitiriyor, iş bulamıyor. KPSS’ye hazırlanıyor, yıllarca atanmayı bekliyor. Genç öğretmenler öğrencilerine kavuşmayı beklerken başka işlerde çalışmak zorunda kalıyor.
Bir tarafta liyakat beklentisiyle sınavlara giren gençler, diğer tarafta kamuoyunda sürekli tartışılan istisnai kadrolar, mülakatlar ve ayrıcalık iddiaları…
Böyle bir ortamda gençlere yalnızca “çalışın” demek yetmez.
Genç, çalıştığında karşılığını alacağına inanmak ister.
Sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğini bilmek ister.
Diplomasının bir anlamı olduğuna inanmak ister.
Kendisinden daha güçlü bir tanıdığı olmadığı için geride bırakılmayacağını bilmek ister.
Ve en önemlisi, geleceğinin kendi ülkesinde olduğuna inanmak ister.
Bir eğitimci olarak yıllardır şuna inanıyorum:
Gençlerin sesini duymayan toplumlar, bir gün onların öfkesini duymak zorunda kalır.
Bu nedenle Fransa’daki olaylara yalnızca “Fransa karıştı” diye bakmamalıyız. Dünyanın farklı ülkelerinde genç kuşakların yaşadığı gelecek kaygısını doğru okumalıyız.
Çünkü gençlerin beklentisi aslında çok büyük değil:
Nitelikli eğitim,
eşit fırsat,
liyakat,
adalet,
iş,
insanca yaşayabilecekleri bir gelecek.
Bunlar bir gence sunulan lütuf değildir.
Çağdaş bir sosyal devletin sorumluluğudur.
Türkiye açısından da asıl üzerinde düşünmemiz gereken budur.
Gençlerimizi susturmaya değil, dinlemeye ihtiyacımız var. Onlara nasihat vermeden önce onların neden umutsuz olduğunu anlamaya ihtiyacımız var.
Ve gençlerimize yeniden şunu söyleyebilecek bir ülke kurmaya ihtiyacımız var:
“Çalışırsan karşılığını alacaksın.
Hakkın yenmeyecek.
Kimsenin yakını olmak zorunda kalmayacaksın.
Bu ülkede sana da yer var.”
Bir ülkenin geleceğini gökdelenlerinin yüksekliği değil, gençlerinin o ülkede kurabildiği hayaller belirler.
Gençlerinin hayallerini kaybeden bir ülke, geleceğini de kaybetmeye başlar.
Fransa’daki gençlerin yükselen sesi bize uzak bir ülkenin haberi olarak değil, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir uyarı olarak ulaşmalıdır.
Gençleri geleceğe hazırlamak yetmez.
Onlara yaşayabilecekleri bir gelecek de bırakmak zorundayız.