Sandıkta Tükenen Umutlar: Düzen Partileri ve Gençliğin Gerçek Kurtuluş Yolu

Bugün Türkiye’de sokağa çıkın, herhangi bir üniversitenin kapısından içeri girin ya da gençlerin oturduğu kafelere bakın; karşınıza hep aynı acı tablo çıkar. Üniversiteyi bitirmiş ama eline mesleğini alamamış milyonlarca genç var. Kasiyerlik yapan mühendisler, plazalarda asgari ücrete günde on saat koşturan beyaz yakalılar, ev kiraları yüzünden okulunu dondurup ailesinin evine dönmek zorunda kalan öğrenciler…

Gençlerin sırtındaki yük her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Doğal olarak bu gençlikte büyük bir öfke, büyük bir isyan var. “Bu böyle gitmez!” diyorlar. Ama sorun tam da burada başlıyor: Bu haklı öfke, bilinçli olarak yanlış yerlere akıtılıyor, yanlış kapılara yönlendiriliyor.

 “Aman Düzen Bozulmasın” Diyen Ana Akım Muhalefet

Gençler bir çıkış arıyor. Sandıklara koşuyor, miting alanlarını dolduruyor ve bir “kurtarıcı” bekliyor. Karşılarında ise kendilerine şirin görünüp, “Biz gelince her şey süt liman olacak, yabancı patronlar da memnun kalacak, tekerler dönecek” diyen bir muhalefet bloku buluyorlar.

Büyük devrimci Lenin, devletin ve bu siyaset sahnesinin gerçek yüzünü çok net özetler: Siyaset, parası olanların yani bu ülkenin fabrikalarına, bankalarına, holdinglerine sahip olan bir avuç sermayedarın çıkarlarını korumak için kurulmuş bir masadır. Kendini “muhalif” diye tanıtan ana akım partiler de bu sistemin dışına çıkmaz.

Bunu anlamak için uzağa bakmaya gerek yok; bugün ana akım muhalefetin başındaki isimlerden biri olan Özgür Özel’in ve Yeni Parti yönetiminin attığı adımlara bakmak yeterlidir. Düzen partileri, TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütlerini ziyaret edip “Yabancı yatırımcıyı ürkütmeyeceğiz, piyasalara güven vereceğiz, işleriniz aksamayacak” diye güvence verirler. Onların derdi sömürü düzenini yıkmak değildir. Tek söyledikleri şudur: “Siz bu işi beceremediniz, liyakatsizlik yaptınız; gelin bu çarkı biz daha kurallı, Batı’nın istediği gibi işletelim.”

Yani onlar da sermayenin çarkının dönmesini isterler. Tek yaptıkları, arabayı aynı yolda ama biraz daha dikkatli sürmektir. Gençlerin payına ise yine yoksulluk, yine güvencesizlik düşer.

 “Bizi Bu Lider Kurtaracak” Yanılgısı ve Atatürk Gerçeği

Peki gençler bu kadar açık bir tabloyu neden göremiyor? Çünkü medya, okullar ve düzen partileri gençlerin kafasını karıştırıyor. Onlara hep şu söyleniyor: “Sorun sistem meselesi değil, adam meselesidir. X partisi gitsin, Y partisi gelsin, her şey sihirli bir değnek dokunmuş gibi düzelecek.”

Gençler böylece kendi güçlerini unutup, her dört yılda bir oy pusulasına bakan birer “seçmen” haline getiriliyor. Kendi örgütlü güçlerine güvenmek yerine, TV’deki liderlerin iki dudağının arasında çıkacak söze umut bağlıyorlar.

Aslında bu topraklarda “kurtarıcı” meselesinin tarihi bir örneği vardır. Cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizme ve eski saray düzenine karşı halkı arkasına alarak tarihi bir devrim yaptı; halkı “kurtarılan” olmaktan çıkarıp kendi kaderini tayin eden bir özne haline getirdi. Ancak bugün ki düzen partileri, Atatürk’ün adını sadece sömürü düzenini aklamak veya halkı peşlerinden koşturmak için bir maske olarak kullanıyor. Bugünün siyasetçileri, halkın kendi gücüyle ayağa kalkmasını istemez; onlar sadece kendilerinin arkasından yürüyen, her şeyi “liderden” bekleyen pasif bir kitle isterler. Gençlik de tam bu noktada, birilerinin kendilerini yukarıdan kurtarmasını bekleyerek yanlışa düşüyor.

Mao’nun Sözüyle “Halkın Kendi Gücü” ve Gençliğin Rolü

Çin Devriminin önderi Mao Zedung, devrimci mücadelenin temel kuralını özetlerken şöyle der: “Halkı kurtaracak başka kimse yoktur; halk kendini ancak kendi kurtarabilir.”

Bugün Türk gençliğinin bu sözden çıkaracağı çok büyük bir ders vardır. Gençlik, kendi sorunlarını çözmesi için düzen partilerinden, televizyonlardaki liderlerden veya sermayedarlardan bir medet umamaz. Eğer gençler kendi haklarına, insanca yaşayacakları bir geleceğe sahip olmak istiyorsa, başkasının onları kurtarmasını beklemekten vazgeçmelidir.

Bugün düzen partilerinin peşinden koşan gençlik, her seçim sonunda duvara çarpıyor. O büyük umutlarla girilen seçimler bittikten sonra ortada ne umut kalıyor ne de bir iyileşme. Seçimi kazansalar bile o düzen değişmediği için gençlerin hayatında hiçbir şey düzelmiyor. Seçimi kaybettiklerinde ise derin bir boşluğa, bir psikolojik çöküntüye düşüyorlar. Sistemi değiştirmek yerine “Bu ülkeden bir şey olmaz” diyerek yurtdışına gitmenin yollarını arıyorlar. Bu, sermaye düzeninin gençliğe biçtiği en acımasız roldür: Önce umut verip peşinden koşturmak, sonra da duvara çarptırıp yalnız bırakmak.

Sonuç: Çözüm Nerede?

Türk gençliğinin bu kısır döngüden çıkması için şunu çok net anlaması gerekiyor: Sermayenin arkasında duran, fabrikaları ve bankaları koruyan hiçbir düzen partisinden gençliğe adalet de gelecek de çıkmaz.

Kurtuluş, birilerinin arkasından “kurtarıcı” beklemekle gelmez. Kurtuluş; gençliğin kendi emeğine, haklarına ve geleceğine bizzat sahip çıkacağı, piyasanın kurallarına başkaldıran gerçek bir birliktelikle ve sınıf bilinciyle mümkündür. Siyaseti sadece seçim günlerinden ibaret gören bu düzene “dur” demediğimiz sürece, her seçim dönemi aynı rüyayı görüp her sabah aynı kabusa uyanmaya devam edeceğiz.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar