Bugün Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşanan tartışmaları izlerken, Türkiye siyasetinin içine sürüklendiği açmazı da bir kez daha görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun “Hiçbir genel başkan bize neden yardım etmiyorsunuz diyemez” sözleri elbette tartışılabilir. Ancak ortada daha temel bir sorun vardır: Bu tartışmada taraflardan herhangi birinin temsil ettiği çizgi, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal krize gerçek bir çıkış yolu sunmamaktadır.
Kılıçdaroğlu’nun bugün yaptığı eleştirilerin önemli bir kısmı, bizzat kendi siyasi pratiğinin gölgesinde kalmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en gerici meclisinin oluşmasında pay sahibi olan, siyasal İslamcı ve liberal unsurlarla ittifak kuran, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibi isimleri “demokrasi ittifakı” adı altında siyasetin merkezine taşıyan bir anlayışın bugün yaşanan sonuçlar karşısında kendisini bütünüyle dışarıda tutması mümkün değildir.
Öte yandan mesele yalnızca Kılıçdaroğlu’nun geçmiş tercihleriyle de sınırlı değildir. Son yıllarda büyük iddialarla ortaya çıkanların önemli bir kısmının, en kritik siyasal başlıklarda ciddi tutarsızlıklar sergilediğine tanık olduk. Tarikat ve cemaat düzenine karşı mücadeleden söz edilirken bu düzenin siyasal temsilcileriyle uzlaşma arayışları, Cumhuriyeti savunma söylemiyle Cumhuriyetin temel kazanımlarını aşındıran süreçlere verilen destekler, üniter devlet vurgusuyla farklı açılım politikalarına gösterilen yakınlıklar arasında ortaya çıkan çelişkiler toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir güvensizlik yaratmıştır.
Tam da bu nedenle bugün önümüze konulan tercih, Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında bir tercih değildir. Böyle bir tercihe zorlanmak, siyaseti kişiler arasındaki rekabete indirgemek anlamına gelir. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, mevcut seçeneklerden birinin arkasına dizilmek değil, ülkenin içinde bulunduğu çıkmazdan rahatsız olan emekçilerin, Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin ve aydınların ortak bir mücadele hattını örmesidir.
Bugün yaşanan çelişkilerin içinde bir taraf tutmak zorunda değiliz. Tam tersine bu çelişkilerden, ülkenin durumundan rahatsız olan halkımız ile birlikte bir cephe kurmak önümüzdeki tek görev ve sorumluluk olarak durmaktadır.
AKP iktidarına karşı mücadeleyi, iktidarın karşısında duran her siyasal odağa koşulsuz destek verme anlayışına indirgemek, muhalefeti ilkesiz bir karşıtlığa hapsetmek anlamına gelir. Siyasal mücadele yalnızca kimin karşısında durduğumuzla değil, neyi savunduğumuzla da anlam kazanır. Bu nedenle neoliberal ekonomik programları, sermaye merkezli yönetim anlayışını, piyasacı dönüşümleri ve emekçi halkın çıkarlarıyla çelişen politikaları taşıyan aktörlere, yalnızca AKP karşıtı oldukları gerekçesiyle destek vermek gerçek bir alternatif yaratmaz. Tam tersine, krizin ürettiği toplumsal hoşnutsuzluğu başka biçimlerde yeniden üreten düzen güçlerine alan açar. Böyle bir yaklaşım, halkın siyasal seçeneklere olan güvenini aşındırırken, mevcut düzenin farklı aktörler eliyle yeniden üretilmesine hizmet eder. Çözüm, bir iktidar bloğunun karşısına başka bir düzen bloğunu yerleştirmek değil; emekten, halk egemenliğinden, bağımsızlıktan ve Cumhuriyetin ilerici birikiminden yana yeni bir siyasal hattı inşa edebilmektir.
Siyaset bazen egemen güçlerin belirlediği iki seçenek arasında tercihe zorlanmak olarak sunulur. Ancak tarih bize göstermiştir ki toplumsal ilerleme çoğu zaman üçüncü bir yolun, yeni bir seçeneğin, yeni bir siyasal iradenin ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur. Bu nedenle iki yanlış arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Kendi sözümüzü, kendi programımızı ve kendi yolumuzu oluşturmak zorundayız.
Bugün yaşanan karmaşa, yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda yeni imkanların da habercisidir. Eski dengeler sarsılırken, toplumun geniş kesimlerinde mevcut düzene ve mevcut siyasal aktörlere yönelik memnuniyetsizlik büyümektedir. Görevimiz bu çelişkilerden birinin kuyruğuna takılmak değil, bu memnuniyetsizliği örgütlü bir halk seçeneğine dönüştürmektir.
İki yanlıştan birinin tarafında olmak zorunda değiliz. Üçüncü yolu bulmalı, üçüncü yolu açmalı, üçüncü yolu kurmalıyız.
Mao Zedung’un meşhur sözüyle ifade edecek olursak; “Gök kubbenin altında büyük bir karmaşa var, durum mükemmel.” Çünkü eski olan çözülmekte, yeni olan ise henüz doğmaktadır. Vaziyet tam da budur. Önemli olan, bu tarihsel süreçte seyirci kalmak değil, halkçı, bağımsızlıkçı ve Cumhuriyetçi bir seçeneğin kuruluşunda sorumluluk almaktır.