Emperyalizme karşı uzun bir mücadele ardından kurtuluş ve kuruluş sürecine geçildiği 1923 yılından itibaren Cumhuriyetle başlayan yeni bir sürece girildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1938 yılları arasındaki bu ilk dönemini Atatürk devrimleri kapsar. Yeni dönem ve yeni bir yönelimle ekonomik ve toplumsal kalkınma başladı. Bu oluşumun odak noktası da doğal olarak insandı. İnsanın da ancak eğitimle insan olacağından yola çıktığımızda eğitim kavramını insan kavramıyla birlikte ele almamız gerekecektir.
Atatürk, çağdaş uygarlık düşüncesi ile modern bir toplum yaratma ideal ve özlemi aklın ve bilimin yol göstericiliğinde bir eğitim sistemi gerçekleştirmek üzere hareket etmiş; eğitim politikalarını da bu doğrultuda oluşturmuştur.
1923’ten başlayarak 1938’e dek geçen süreci “Millileştirme” dönemi olarak ele aldığımızda, eğitim alanında da bu gerçeği görmüş oluruz. Kendine özgü, aynı zamanda modern. Bunu en açık şekilde “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, müstakil şanlı, yüksek, bir cemiyet halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder» sözünde görüyoruz. Atatürk aynı zamanda “Cumhuriyet; fikren, ilmen, bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister” diyerek de kurduğu cumhuriyetin yaşaması için eğitimli nesillerin yetişmesi zorunluluğuna vurgu yapar.
Döneme baktığımızda; öncelikle eğitim politikasının esaslarını belirleyen Atatürk’ün, bu doğrultuda yapılan reformları da şahsen yönettiğini, bu doğrultuda yasalar hazırlattığını, uygulamaları da bizzat izlediğini görürüz. Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasasıyla 3 Mart 1924, eğitim dogmalardan, hurafelerden arındırılmış, ulusal, laik, bilimsel, halkçı, karma, eşitlikçi, aydınlanmacı bir yapıya kavuşturulmuştur. Bilimin dinden, aklın inançtan bağımsızlaşması demek olan aydınlanma yönünde büyük bir atılım yapılmıştır. Laik hukuk, laik devlet, laik toplum için zorunlu olan laik eğitim yaşama geçirilmiştir.
Atatürk, tespit ettiği yeni eğitim ilkelerine dayalı kanunlar hazırlattı, gerektiğinde yazı tahtasının başına geçti, öğretim kürsülerine çıktı, belirli öğrenim programlarının hazırlanmasıyla görevli komisyonları yönetti, hattâ bu programları bizzat düzeltti, ders kitabı yazdı. Bu dönemde Çankaya Köşkü akademik çalışmaların yapıldığı bir merkez olmuştur. Atatürk’e göre geleneksel eğitim dil, tarih ve sanat yönüyle milli olmayıp, bilimsel düşünceye kapalı, çağın gerekleri ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktı. Yaratıcılığı engelleyen ve ezbere dayalıydı. Ona göre yeni eğitim programı gerek özde gerek biçimde milli, belirleyicisi de bilim ve teknik olmalıydı. Program milli olacak, birlik üzerine ve bilgi üzerine kurulacak. En önemlisi de program laiklik üzerine oluşturulucaktı. Bu dönem pek çok yenilikle Atatürk’ün ölümüne dek sürdü.
1938’den sonra Hasan Ali Yücel’le başlayan bir hümanistleşme ki bu süreç İsmet İnönü’ye göre “İlköğretim Seferberliği”, İsmail Hakkı Tonguç’a göre de “Köy Enstitüleri dönemi” yaşandı. Bu dönem kültür politikasına gelince, Atatürk’ün kültür politikasından ayrılmaktadır. Bu düşünce farklılığı nereden gelmektedir? Şöyle ki bir ülkenin millî eğitim politikası, kültür politikasından ayrı düşünülemez, Kültür politikası, eğitim politikasına her zaman egemen olmuştur. Atatürk, kültür politikasını Türk tarihi ve dili üzerinde kurmuştur. Eski Anadolu uygarlıklarından Etilere ve Sümerlere önem vermekteydi. O, gerçekten milli bir kültür politikası izliyordu. Oysa İnönü döneminde kültür politikası Yunan ve Roma uygarlıkları üzerine kurulmak İstenmiştir. Avrupa ülkelerini bir taklit söz konuşudur. Oysa Atatürk devrini gerçekten bir Türk rönesansı olarak nitelemek mümkündür. Çünkü o, Türk kültürünü Orta Asya Türk kültürü üzerine dayamak istemiştir. Bu dönemde Millî Eğitim Politikasında devamlı ve tutarlı bir yol izlenmediği veya hükümet programlarıyla Milli Eğitim Bakanlığı arasında uygulamada bir tutarsızlığın varlığını da görmek mümkündür. Burada “Köy Enstitüleri projesi, programıyla kalkınmada etkili ve geniş kitlere yönelik aydınlanmacı bir yöntem olmasına karşın feodal yapıya teslim olmuştur.
Bu devrin sonlarına doğru Türk siyasal ve sosyal hayatında köklü değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklerin dış politikaya da iç politikaya da yansıdığı görülmüştür. Amerikan yanlısı bir dış politika izlenirken, bir yandan batı sistemi içinde kalmak için demokrasinin kuvvetlenmesi çabalan gösterilmektedir. Demokrat Parti kurulmuştur. Amerikanlaştırma döneminin dış politikasının temeli 1945 yılında atılmıştır. Ardından NATO’ya girilmesiyle ve izleyen süreçte kurucu irade ve anlayışı terkedilmiş ve dışa bağımlılık artmıştır.
Demokrat Parti iktidarının bürokratik kadrolarındaki yöneticiler, kendilerinden neyin istendiğini iyi hesaplamışlar ve «Köy Eğitimi», «Köy Enstitüleri”, «Öğretmen Yetiştirme» ve «Halk Eğitimi” alanlarında köklü değişiklikler yapmak istemişlerdi. Bu amaçla, Amerikan Hükümetine başvurularak, bu alanda çalıştırılmak üzere uzmanların gönderilmesi istenmiştir. Din eğitimi ile İslâm kültürüne bir dönüş yapan DP, diğer eğitim alanlarında Amerikan kültürünün etkisi altında kalmıştır. Böylece CHP döneminde başlayan ekonomik ve askerî ilişkiler, DP döneminde daha da geliştirilmiş ve buna kültür alanındaki ilişkiler de eklenmiştir. Bu dönemde eğitim yatırımları, Amerikalı uzmanların raporları esas alınarak yapılmıştır. Açılan Amerika tarzı eğitim kurumlarında uygulanan eğitim, batı ve doğu kültürlerini dengeleyecek biçimde verilmeye çalışılmıştır.
Tam bağımsızlık ilkesi başta olmak üzere Atatürk’ün ifade ettiği temel ilkelerin budanmaya başlandığı, ülkenin rotasının değişip ekseninin başka yöne kaydırıldığı bu devir; zaman içinde laiklik ilkesi ve kurumlaşmalarından da verilen ödünlerle; eğitimden kültüre her alanda cemaatçi/ dinci anlayışların ve hareketlerin önünü açmıştır. Tabii bu noktada yalnızca sağ siyaset ya da siyasetçilerin değil bazı sol/sosyal demokrat siyaset ve siyasetçilerin de sorumlu olduklarını unutmamak gerekir. Bu tarihten itibaren eğitim sisteminde iktidarlar doğrultusunda programlar oluşturulmuş, eğitim sisteminin çalkantılı ve değişken sistemi günümüze dek sürmüştür. Ülkemizi çoğunlukla yöneten sağ iktidarlar Cumhuriyetin akılcı, aydınlanmacı, laik değer ve kazanımlarından giderek uzaklaşmış ve bu yöndeki eğilimlerin beslediği politik hareketler bizi bugüne getirmiştir.
Toplumsal ve politik oluşumlar eğitim üzerinde de yıkıcı ve olumsuz etkilerini göstermiştir. Özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında Türk-İslam sentezi olarak adlandırılan ideolojik yaklaşım devletin düşünsel yapısını belirlerken eğitim politikalarında da aynı anlayışın yansımaları yoğun biçimde görülür. İçinde yaşadığımız son dönemlerde de eğitime dinci anlayışların damgasını vurduğu görülmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren geliştirilmek istenen insan, toplum, uygarlık anlayışının yerine temelleri dine, dinin belli bir yorumuna dayanan ve demokrasiyle, laiklikle ilişkisi olmayan; bireylerin yurttaş değil yeniden kul kılındığı, yol göstericinin akıl ve bilim yerine inanç olduğu bir eğitim politikası felsefe ve bilim açısından yöneltilen eleştirilere karşın sürdürülmektedir.
Bugün yani içinde bulunduğumuz 21.yüzyılın getirdikleri ile baş etmek durumunda kaldığımız bir sürecin içerisindeyiz. Tüm ülkelerin, insanlarını 21. yüzyıl taleplerini karşılayabilecek nitelikte yetiştirmeleri bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da eğitimin işidir.
Sonuç olarak; 21. yüzyıl, insanoğluna olumlu ya da olumsuz getirdikleri ve beklentileri ile köklü değişikler sunmaktadır. Bu değişimlerin dışında kalmak hem olası hem de akılcı değildir. Bu nedenle ülkeler, bir yandan bu değişimlerin karşılaşabilecekleri sorun ve olumsuzluklarına hazırlıklı olmalı, diğer yandan bunları olumlayarak insanını ve toplumunu sahip olduklarıyla huzurlu yaşayabilmeleri için gereken önlemleri almalıdırlar. Ülkemiz de ulus-devlet, üniter yapı ve laik cumhuriyet temel ilkelerini koruyarak, eğitim sistemi ve eğitim programlarını 21. yüzyıl eğitiminin gereksinim duyduğu nitelikler ile donanımlı insan yetiştirme modelini belirlemelidir. Peki bu durumda nasıl bir yol izlenmelidir? “Birincisi ulus-devletlerde, çok kültürlülük konuları ayrışma riski olmadan nasıl kabul görür ve ne düzeyde yer verilebilir? İkincisi ise, eğitim sistemlerindeki pek çok nicel ve nitel sorunu çözme ile uğraşan gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde reform çalışmaları ne düzeyde gerçekleştirilebilir?” sorularını ele alarak; “Nasıl bir insan ve toplum, nasıl bir eğitim istiyoruz?” konusunu tüm bileşenleriyle düşünmelidir.
Biz Cumhuriyet’in öğretmenleri bu koşullar altında dahi var olduğumuz ve vazgeçmediğimiz vurgusu ile Millet Mekteplerinin kuruluş yıldönümü ve “24 Kasım Öğretmenler Günümüz Kutlu Olsun “ diyoruz. Büyük Atatürk’e, Baş Komutanımız ve Başöğretmenimize saygı ve minnetimizle.
Kaynak:
Ömer.F,Tutkun 21. Yüzyılda eğitimin Felsefi Boyutları, Yıl,2010, Cilt:30, Sayı:3
M.Günay, (Çukurova Ünv. Eğt.Fak.)