Hegel, Tinin Fenomenolojisi eserinde Tinin/Geist’in yabancılaşması meselesini kendine benzer bir dünyada olmanın var oluşunun içyüzünü aralar: Bir bakıma bütünsel ve tümden kendine yabancılaşmış ve kendi dışında ve gerçek olmayan –hakiki olmayan dünyanın saf bilincin ve düşünselliğin ürünü veya sonucu olarak vardır. Onun içeriği olanı, düşünülmüş olandır esasen. Düşünce onun mutlak elementidir. Bir nevi düşünce önce dünyanın bir elementi ise, bilincin sadece bu tür düşünceleri vardır. Fakat bunların birer düşünceler manzumesini oluşturduğu bilinci oluşmuş değildir. Onlar tasarımdan oluşmuş şeylerdir. Çünkü onlar hakikatten saf bilince doğru hareket ederler. Hakikatin veya gerçeğin kesinlik arz eden bir alan içinde var olması olgusal olarak saf bilincin dağınık hali ile kendilik bilincin en saf hali olarak göze çarpar. Bu durum en çok kendilik bilincindeki dağılmış bilincin hali kendisi için açıklık kazanmamıştır. Daha etkin bir alanda bizler için saf bilincin dağılmış hali söz konusudur.
Bundan ötürü kendine özgü olan düşünceler esasını ve onun soyut hali olarak değil, daha çok hakikatin, düşünülen gerçeğin formu olarak farklı ve yeni bir elemente yüceltmek veya kavuşturarak, hakikatin kesinliğini ve önemini kaybetmeden var olmaktır söz konusu olan.
Bu hakikat saf bilincin özelliği veya öznelliğidir; ama gerçek hakikatin bilinci değildir. Zira düşüncenin saf bilincin bir elementi olarak yüceltilmiş olsa da, o bilincin bir düşüncesi değil, kendi hakikatin dışında olanla olanın içinde bir çıkışı öngörür.
Sözü edilen dinin, aydınlatan, dünyanın inancı olarak henüz ortaya çıkmamış olarak kendisi için ne ise odur. O bize hep daha farklı belirlemelerde göründü ve mutsuz bilinç olarak var oldu ve adeta o özsüz hareket ile şekillenen bir bilincin sonucu olarak var ola geldi. Töresel özün bir inancı olarak yeraltı inancın kesintiye uğramış hali inanmak olarak değil, ve ayrıca element de olan özellik/esasın hakikatin dışında konumlanmış veya yerleştirilmiş/konulmuşun saf bilinci de değil aslında; daha çok kendilik anı ve anında var olan elementin kendisi ailedir.
O halde din burada saf bilincin bir özü olarak ortaya çıkıyor. O saf bilincin kendisidir ve kendi hakikatin bilincidir bir bakıma ve ancak kendine -öznelliğine yabancı olarak var olmanın halidir.
Bu saf bilinç mutlak öznelliğinde bir yabancılaşmanın örneğidir. Öncelikle saf bilinç olarak hakikatin dünyası olarak kendini gösterir. Ancak bundan çıkış karşıtlığın gerçeğini oluşturarak var olur ki, bu onun kendisine yabancı kalmasını sağlar ve inancın kendisi sadece kendisi var olarak oluşur. Bu saf bilinç basit ve kolaylaşmış hali ile farklı olsa da o farklı olarak görünmez; zira inancın form ve geştaltı refleksi olarak inancın bir elementi olarak vardır. Bu da basitleştirilmiş bilincin saf halidir. Bu başka da olsa, o başka değildir.
Dolaysıyla dehşet vericidir Aydınlanma bir inanç için; negatif tutumun bir göstergesidir bu ürküten Aydınlanma ve özellikle saf bilincin bir sonucu olarak var olan dinin esasında olmayan aydınlanmadan ötürü. Saf düşünselliğin mutlak hakkını kendinde gören inancın kendisi, tanrısal bir hakka sahip olmanın saf düşüncesine sahiptir. Bir nevi aydınlanmadan beklediği şey onun kendisine karşıt olmasıdır ve beklentisi onun haksız olarak görülmesidir.
Çünkü Aydınlanmanın özünde ve özelliğinde hatta kendisinde inanca karşıtmış gibi algılanması onun sahip olduğu bazı prensiplerinden değil, zaten kendinde olan karşıtlık, yüksek olasılıkta sah halinde var olmasıdır.
Yazarın Son Yazıları
- İNANMANIN SAF HALİ VEYA İÇYÜZÜ (G. W. F. HEGEL)
- SERMAYENİN HEGEMONİK NİTELİĞİ İLE SAF ÖZNENİN ELEŞTİRİSİ
- LAİKLİK NEDEN KARIN DOYURUR?
- EMPERYALİZMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ
- ARTI-DEĞER VE İNSAN /İNSANİ ARTI-DEĞER
- DİLSEL YETKİNLİK VE TRANSANDANTALLİK
- İNSANA İÇKİN, ANCAK TRANSENDENTAL / A PRİORİ SÜREÇLER VE KAVRAMLARA GÖZLEM NOTLARI
- MARXİSİZM VE LİBERTENİZM
- BENMERKEZCİLİK/EGOSANTRİK VE AŞIRI COŞKU
- IWAN P. PAWLOW KURAMINDAN S. FREUD’A ELEŞTİREL BİR BAKIŞ /DENEYİM