More

    BENMERKEZCİLİK/EGOSANTRİK VE AŞIRI COŞKU

    Yerküremiz bir gezegen, kozmosun bir parçası ve ona ait; evrende sadece bir/biz gezegen- değil, kapı komşularımız var gezegen olarak. Dahası gittikçe büyüyen evrenin sonsuzluğundan söz edersek yıldızların sayısı gözlemlenebilir evrende 70 seksilyon, samanyolumuzda ise 300 milyar yıldız var. Benmerkezciliğin ve gücün ihtişamı yerkürede yaşamanın ayrıcalığından mı geliyor. Yaşıyor olabilmek bir bilincin oluşumunu zorunlu kılıyor. Bu bilinç sevgiden yani bilgiden, bilgi den de emek ve iş oluşur.

    Zorunlu bir miras bu; insancıl ve insanlık adına bir miras: Antik stoacı döneminin yarattığı rüzgâra kapılıp, gezegen içinde hepimiz hareket halindeyiz, çünkü her şey hareket halinde ve zorunlu olarak değişen her durum ve nesnenin form ve içerikleri insan bilincinin birer özelliği olarak insanın hatırlarında yer alır. Miras ve mitlerin birliği de böyle gelişiyor birlikte.

    Stoacılıktan Marks’a gelene kadar insanlık, miras edindiği düşün hayatına katkıda bulunarak ilerledi. Felsefe ve felsefi söylem bu mirasın bir parçası ve benmerkezciliğin insancıl yanı ile buluştuğumuz ve kapitalizmin zorunlu gelişimi, insanın var oluş anlamını ve insanın yarattığı kapitalizmin yeniden sorgulanmasını beraberinde getirmektedir.  

    İnsan niçin benmerkezci? Varoluşun oluşum biçimi ve içeriği benmerkezcilikten mi geçiyor?

    Gücün tadına, insan ne zaman varır?

    Daha embriyonik gelişim içinde gücün var oluş hali, kendini kanıtlamak gibi bir eylemi var:

    Her canlı bu kanıtı ararken, kanıtlanma ve onaylanma süreci ile birlikte filizlenen hayatın içinde bir yaşam enerjisi, biyolojik yaşam enerjisini almaya yeltenir. Başarılı olduğunda rahimsel/evrensel mekânın içine yerleşir. Bu, gücün tadında olduğunu gösterir. Güç kendini var etme ve yeni varoluşun sürecine girerek yaşama yeni bir enerji ile girmek olacaktır. Söz konusu gücün aslında tamamen hayali, fakat hayranlık uyandıran bir özelliği var: Her an ve durumda kestirilemeyen gücün yerkürede veya gezegenimizde bir yer çekim gücüne bağlı olduğunu unutur gibi davranarak bazı hülyalara giriştiğimizde bir var oluşun en safça hali oluşmaktadır. Yer çekim kuvveti insanı insanla buluşturan ve üretim yapmayı zorunlu hale getiren bir başka güç ve belki de en coşturucu hali, bazen en aşırı coşkusal hal ve ahval, insanı ve canlı dünyasını biraz karmaşık hale getirmektedir.

    Gezegenimizin en şık giyim ve kuşamları içinde olan, en akıllı insanı olduğuna inanan ve kendini beğenmiş biri, gücün tadını hisseder ve bu onu benmerkezci konuma getirir. Ancak sade ve zarafet içinde selam veren şık giyimli insan şapkasını çıkarıp selam da verebilir. Her iki olasılık bir kültür meselesidir. Kendini beğenmişler sürekli övgü isterler, övgüye tabi ve ona muhtaçlar adeta.

    Benmerkezcilik güç gösterisi ve gücünü kanıtlama çabası ile bitmeyen erken dönem çocukluk hezeyanların/psikozların bir yaşam öyküsünün mitidir bir bakıma; o bir efsanesidir. Varlığı sadece başkalarının gözünde anlam bulur. Bilinmelidir ki bir gün bu bakışlarda varlığının gerçeğini/özünü bulabileceklerdir.

    Benmerkezcilik kapitalist dünyanın ve insani olan insanın en karmaşık özelliklerindendir. Kapitalizmi doğuran ve yapılandıran insan, benmerkezciliğini  aşıp, çocukluk/odipus karmaşasından arınırsa doğa ile bütünleşip sosyalizme adım atabilir. Bir nevi gücün tadını tadında bırakmak eğilimi içinde paylaşımcı ve demokratik ekonomi bağlamında doğa ve nesnel insanın gücünü yeni bir var oluşun en yüce olgusuna pek insan/ üst insan özelliğine kavuşabilir.

    Çocukluk çağın benmerkezciliğini, çocuğun gelişimi için bir esas özellik olarak görüyorken, yetişkin insanın özgür olabilmesi için, çocukluk çağın ben merkezciliğini yaratıcılığa, üretime ve sanata aktararak var oluşun en güçlü halini bir özgüven içinde yaşamasına mekân bırakmalıdır.

    İnsan yaşayan travmatik bir varlık olarak, hüznü ile sanat üreten, sevinci ile edebiyatın içinde dans eden, hüznü ve kuruntuları yüzünden kendine yabancılaşan ve varlığını sıfırlayan bir türe dönüşüyorsa, hiçbir güç ve yer çekim kuvveti onu kurtaramaz. Aşırı coşkusal haller onu sadece gerçeğin algılanabilmesini engellemiyor, aynı zamanda tutkularının işe yaramadığının utancını yaşamak, onu zorunlu olarak tekerrürden oluşan benmerkezci ve odipus karmaşasına itmektedir. Bu durumdan çıkmamıza, coşkularımızın aşırılığının yarattığı sıkıntıyı aşamaya ve kendimizi dünyaya ve diğer insanlara açabilmemize yardımcı olacak olan şeyler sevgi ve akılcılıktır.

    Uygarlığın yaratılan nesnelerden çok, var oluşun kendisi üzerinde yükseldiğini anlamamak olası mı?

    Nesneler gelir gider, ama insani insanlık ise bir sürecin ve insanlaşmanın hikâyesinde var ola gelen evrimleşeme meselesi ile direkt ilintili olarak var olur. Zarafet ve kibarlığa kavuşmak davranışsal evrimin bir sonucu ise, benmerkezcilikten paylaşımcı bir örüntüye geçiş de insan mantığının/akılcılığın bir evrimsel özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bir zorunluluktur, hatta zorun en diyalektik halidir. Değişen ve dönüşen ruhun, evrimleşerek geliştiği bir gezgende, insan ve canlı hayat yaşamak imkânı bulur ve bu, var oluşun yaratıcı özelliğini birlikte yaşayarak, üreterek ve severek aklı güzel kullanmak esastır.

    İNSANCA VE PEK İNSANCA; MİLYARLARCA YILDIZIN ARASINDA BİR GEZEGENDE GEZEREK KALMAK VE YAŞAMAK; EGOSAL MI KOLLEKTİF Mİ? Kararı siz verin.

                                                                                 

    Yazılar

    Yazılar