CHP’nin Sol Yanının Süsleri

Bugün CHP’de sıradan üyelerden ilçe ve il yöneticilerine, belediye kadrolarından parti meclisi çevrelerine, danışmanlardan gençlik ve kadın kollarına kadar çok sayıda kişi kendisini Atatürkçü, solcu, sosyalist, devrimci, bağımsızlıkçı ya da Cumhuriyetçi olarak tanımlıyor. Bu yazıda, bu sıfatlar arasındaki ideolojik ayrımlara girmeden ve okurun hoşgörüsüne sığınarak, bu geniş kesimi “CHP’li Devrimciler” diye anacağım. 

Siyaset Yapmak mı Siyasal Mücadele mi? 

CHP’li Devrimciler yalnızca partiye oy veren ya da üye olan insanlar değil. Partinin çeşitli kademelerinde görev alıyor, kongre ve kurultay süreçlerinde taraf oluyor, belediyelerde ve örgütlerde siyasal ağırlık oluşturmaya çalışıyorlar. Bu faaliyetlerin bütünü de çoğu zaman “siyaset yapmak” olarak tanımlanıyor.  

Oysa CHP’de “siyaset yapmak” denilen faaliyetin önemli bir bölümü, halk yararına verilen siyasal mücadeleden çok, parti içi koltuk, liste ve belediye hesaplarına dönüşmüş durumda. Kim kiminle hareket edecek? Hangi listede kim olacak? Hangi ilçe, hangi belediye kimde kalacak? Kim hangi ekibin yanında durursa bir sonraki kurultayda yer bulacak? Hangi cümle kurulursa “yukarısı” rahatsız olur, hangi cümle yutulursa koltuk korunur? 

Bu soruların parti çalışmalarının merkezine yerleştiği yerde, halkın gerçek sorunları kaçınılmaz olarak kenara itiliyor. 

Oysa ülkenin gündemi bambaşkadır. Başta emekliler olmak üzere milyonlarca insan açlıkla boğuşuyor. Gençler gelecek kuramıyor, hayal dahi edemiyor. İşçiler güvencesizlik, borç ve sefalet içinde yaşıyor. Tarikat ve cemaat ağları devletin ve toplumun damarlarına sızarken, eğitimden yargıya kadar kamusal hayat, siyasal İslamcı bir kuşatma altında aşınıyor. Kamu kaynakları ise iktidara yakın şirketlere, saray çevrelerine ve mafyalaşmış çıkar ilişkilerine aktarılıyor.  

Böyle bir ülkede siyaset, liste dengelerinden ve ekip hesaplarından ibaret olamaz. Siyaset, halkın yaşadığı yıkıma karşı bir onarım ve kurtuluş mücadelesi inşa etmek zorundadır. Laiklik, kamuculuk, bağımsızlık, halkçılık, emek, bölüşümde adalet ve Cumhuriyet hukuku, parti içi nezaketin ya da örgüt dengelerinin arkasına saklanamayacak kadar hayati önemdedir. 

Kargaşa: Doğal Sonuç 

Bugün CHP’nin yaşadığı kargaşa, gökten düşmüş talihsiz bir olay değildir; aksine, yıllardır siyasal mücadele yerine parti içi “siyaset yapma” maharetini yücelten anlayışın kaçınılmaz sonucudur. “Butlan” tartışmaları, parçalanma ihtimali, Kılıçdaroğlu’nun yeniden parti üzerinde belirleyici olma çabası ve mahkeme kararları sonrası ortaya çıkan dağınıklık, bu yapısal sorunun bugünkü yansımalarıdır. 

Halkın gerçek ve ağır sorunları etrafında ilkeli, örgütlü ve kararlı bir siyasal hareket öncelikli gündem haline getirilememiştir. Bunun yerine partinin enerjisi; kimin hangi listede yer bulacağına, hangi ekibin güç kazanacağına, kurultay hesaplarına, belediyelerdeki rant yarışlarına, kişisel gelecek planlarına ve ekipler arası pazarlıklara harcanmıştır. 

Sonuç olarak CHP, halkın önüne tutarlı bir program ve ikna edici bir siyasal stratejiyle çıkması gerekirken; kendi kurultayının meşruiyetini, yönetiminin iradesini, iç hukukunu ve tarihsel yönünü tartışan bir parti haline gelmiştir. Enerjisini halkın dertlerine çözüm üretmeye değil, iç dengeleri şekillendirmeye harcayan bu anlayış; toplumsal bir umut olmak yerine, kendi iç çatışmalarına, mahkeme dosyalarına ve eski, yeni ya da müstakbel genel başkanların çapına sıkışmış bir parti görüntüsü vermektedir. 

Kırık Devrimcilik 

CHP’li Devrimciler açısından asıl çelişki de burada bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor.  

Kendisini sosyalist olarak tanımlayıp özelleştirmeye ve serbest piyasaya itiraz etmeyen; Atatürkçü olduğunu söyleyip tarikatlara “özgürlük” adına alan açan; Cumhuriyetçi olduğunu belirtip Seyit Rıza savunusunu ilericilik sayan; anti-emperyalist olduğunu iddia edip NATO’ya bağlılık ilan eden, ABD karşısında suskun kalan, Avrupa Birliği hedefini tartışmasız kabul eden ve uluslararası sermaye karşısında açık bir bağımsızlık çizgisi kuramayan bir siyaset anlayışı, kendi sözleriyle kendi pratiği arasındaki bağı koparmış demektir. 

CHP’de bu çelişkinin örnekleri az değildir. Özel sohbetlerde büyük cümleler kuran, Kemalizmi yetersiz bulan, Atatürkçülüğü aşılması gereken bir eşik gibi anlatan, kendisi dışındaki Cumhuriyetçi duyarlılıkları fazla “ulusalcı” ya da yeterince “devrimci olmayan” bir çizgi olarak küçümseyen birçok kişi, parti toplantılarında aynı açıklıkla konuşmaz. Yönetim kademelerinde görev aldığında, listelerde yer bulma ihtimali belirdiğinde ya da ekip dengeleri bozulmasın istendiğinde, özel sohbetlerdeki radikallik çoğu zaman buharlaşır. 

Devrimcilik toplantı sonrasına kalır. Sosyalizm dost meclisine çekilir. Anti-emperyalizm kahve arasında hatırlanır. Gerçek siyasal tercih yapılması gereken zamanda ise sahneye çoğu zaman makam hesabı, ekip dengesi ve “şimdi sırası değil” suskunluğu çıkar. 

Üç Kolay Yol 

Bugün CHP içinde bu suskunluğu besleyen üç kolay yol var. 

Birincisi, “Mahkeme kararıyla geldi ama CHP dağılmasın diye susalım” anlayışıdır. Bu tutum, parti iradesine yargı eliyle müdahale edilmesini normalleştirir. CHP’nin tarihsel meşruiyetini üyelerinin, delegelerinin ve tabanının iradesinden çıkarıp mahkeme kararlarının gölgesine iter. Hukuksuzluğu “parti bütünlüğü” adına yutmayı önerir. Oysa hukuksuzluğa susarak parti bütünlüğü korunmaz; olsa olsa partinin siyasal omurgası biraz daha eğilir. 

İkinci kolay yol, “Halk desteği var, o halde bütün eleştirileri erteleyelim” anlayışıdır. Halk desteği elbette önemlidir. Fakat hiçbir siyasal çizgiyi eleştiriden muaf tutmaz. Mağduriyet, program tartışmasının yerine geçmez. Kitle desteği, bağımsızlıkçı, kamucu, laik ve halkçı bir çizgi ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Bir siyasal hareket halkın desteğini alıyor diye onun halkçı olmayan, Batılı merkezlerden onay arayan, piyasayı halkın ihtiyaçlarının önüne koyan ya da ilkesiz yanları tartışma dışı bırakılamaz. Eleştirisiz destek kısa vadede birlik görüntüsü yaratır; uzun vadede ise teslimiyet üretir. 

Üçüncü ve en yaygın kolay yol ise yıllardır duyduğumuz şu cümlede saklıdır: “AKP gitsin de gerisi sonra tartışılır.” 

Cumhuriyetçi çevrelerin ve CHP’li Devrimcilerin son yıllardaki en büyük hatalarından biri bu cümlede düğümlenmiştir. Bu cümle yüzünden her seçim döneminde ilkeler ertelenmiş, program tartışması bastırılmış, halkçı, kamucu ve bağımsızlıkçı bir program kurmayan muhalefetin sınırları halkın önüne “tek seçenek” diye konulmuştur.  

Sonuç ortadadır. AKP düzeni yıkılamamış, buna karşılık muhalefet daha liberal, daha Batıcı ve daha piyasacı bir çizgiye çekilmiştir. Sosyalistler, Kemalistler ve ilericiler kendi programlarını geri çektikçe, böyle bir muhalefetin insan kaynağı haline gelmiştir. 

Bu üç kolay yol farklı görünür; fakat aynı yere çıkar. İlkeyi ertelemeye, program tartışmasını bastırmaya ve bir liderlik kampının arkasına sorgusuzca dizilmeye. 

Kılıçdaroğlu’nun “Bu görevi size kim verdi?” sorusuna “CHP tarihi” cevabını vermesi de aynı meşruiyet bulanıklığının başka bir örneğidir. Siyasi partilerde görev, tarihten değil; yaşayan üyelerin, delegelerin ve parti örgütünün iradesinden alınır. Tarih elbette bir partinin ortak hafızasıdır; fakat üyelerin iradesinin yerine geçemez. Aksi halde herkes kendi siyasal iddiasını tarihle, gelenekle ya da büyük sözlerle meşrulaştırmaya kalkabilir. Bu ise hesap verilebilir ve denetlenebilir siyasal meşruiyetin yerini, kimsenin doğrulayamayacağı soyut iddialara bırakır. 

Sol Süs mü, Siyasal Özne mi? 

Bugün CHP’li Devrimcilerin önündeki soru basittir: Herhangi bir liderlik kampının doğal insan kaynağı mı olacaklar, yoksa partinin yönünü tartışmaya açan gerçek bir siyasal özne mi?  

Birinci yol kolaydır. Liste hesabı vardır, örgüt dengesi vardır, “siyaseten gerçekçilik” vardır, kişisel beklentilerin gerçekleşmesi ihtimali vardır. Çok konuşmadan, çok rahatsız etmeden, doğru zamanda doğru ekibe yaslanarak yol alınabilir. Bu yol insanı belki bir koltuğa yaklaştırır; ama halkın kaderini değiştirecek bir siyasal sonuç yaratmaz. 

İkinci yol daha zordur. Rahatsız eder, yalnızlaştırır, bedel ister, konfor bozar. Ama halkın sofrasına, işçinin ücretine, gencin geleceğine, kadının özgürlüğüne, çocuğun eğitimine, ülkenin bağımsızlığına ve Cumhuriyet’in laik karakterine dokunacak bir siyaset ancak buradan çıkar. 

CHP’nin bugünkü krizi, isimlerin ve mahkeme dosyalarının ötesinde, yıllardır siyasal mücadeleyi parti içi siyasetin gerisine iten anlayışın ürünüdür.  

Bu anlayış değişmediği sürece, genel başkanlar değişir, hizipler değişir, listeler değişir, belediye dengeleri değişir; fakat CHP’nin halk karşısındaki büyük çelişkisi daha da büyüyerek karşımızda durur. 

Bu apaçık manzara ortadayken, CHP’li Devrimciler, partinin yönünü belirleyen bir güç mü olacak, yoksa her dönemin yönetimine sol görüntüsü veren bir süs olarak mı kalacak?  

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar