Koltuk Kavgasının Öteki Ayağı: CHP’nin İdeolojik Çöküşü

Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan krizleri, sadece iktidarın CHP’yi dağıtma girişimi olarak görmek, yalnızca “partiyi kimler yönetecek” sorusu etrafında tartışmak, temel bir gerçeği gözden kaçırmaya yol açıyor. Kurultay kavgaları, hizip mücadeleleri, aday belirleme krizleri ya da parti içi diğer tartışmalar, aslında çok daha derin bir sorunun varlığını gösteriyor.

Temel Sorun İdeolojik

CHP, uzun yıllardır doğrultusu birbirinden farklı iki ideolojik eğilimi aynı anda benimseyerek bir “İdeolojik Araf”ta siyaset üretmeye çalışmaktadır. Parti programında savunulacak ideolojinin üç temel kaynağından söz edilmektedir. Bunlardan biri “Anadolu Aydınlanması” olarak ifade edilmekte ve “yüzyıllar boyunca Anadolu ve Rumeli topraklarında filizlenmiş insan sevgisini, vicdanı ve hoşgörüyü temel alan bir düşünce mirası” olarak tanımlanmaktadır. Diğer iki ideolojik kaynaktan biri “Atatürk devrimleri ve bu devrimin düşünsel omurgasını oluşturan Altı Ok ilkeleri”, diğeri ise “sosyal demokrasinin evrensel değerleri” olarak ifade edilmektedir.

Ancak, birbirinden çok farklı tarihsel ve toplumsal dinamiklerden beslenen bu iki çerçeve, özellikle 1980 sonrası dönemde giderek derinleşen çelişkilerle birbirinden daha da farklılaşmış durumdadır. Programda Atatürk devrimleri ile sosyal demokrasi arasında nasıl bir ilişkinin kurulduğu açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu durum partinin ideolojik doğrultusunda bulanıklığa yol açmaktadır. CHP’nin Kemalizm ile sosyal demokrasi arasındaki farklılıklarla yüzleşmeden net bir ideolojik doğrultu belirlemesi mümkün görünmemektedir.

Kemalizm, emperyalizme karşı yürütülen ulusal kurtuluş savaşının ve bağımsız bir devlet kurma mücadelesinin ürünüdür. Kurucu ekseni; tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, laiklik, halkçılık ve devlet öncülüğünde kalkınmadır. Bu eksende Batı, örnek alınacak, ulaşılacak ve hatta aşılacak bir medeniyet düzeyi olarak görülmekte; ancak egemenliğin ve meşruiyetin kaynağı dış merkezlere dayandırılmamaktadır. Batı’nın bilimini, tekniğini, ulusal kalkınma için gerekli görmek; ama vesayetini, tahakkümünü ve emperyalizmini reddetmek ve dolayısıyla tam bağımsızlık ile ulusal egemenliği savunmak Kemalizm’in özünü oluşturmaktadır.

Sosyal demokrasi ise bambaşka bir tarihsel zeminden doğmuştur. Sanayi kapitalizminin olgunlaştığı ülkelerde, örgütlü işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinden devşirilen bir ideolojik eğilimdir. Sosyal demokrasi, kapitalist sistemi yıkmayı veya kökten değiştirmeyi değil, onu refah devleti kurumlarıyla düzenlemeyi hedeflemiştir. Ancak buradaki asli mesele, kapitalizme yönelik farklı tutumlar değildir. Daha belirleyici olan, bu düzenleme çabasının hangi jeopolitik çerçevede yapıldığıdır. Kemalizm, bu düzenlemeyi (devletçilik, halkçılık) emperyalist sisteme karşı verilen bir bağımsızlık mücadelesinin aracı olarak görürken; sosyal demokrasi, aynı emperyalist sistemin kurumsal çerçevesi içinde ve onunla uzlaşarak yapmayı hedefler. İşte, sözünü ettiğimiz bulanıklığı asıl olarak bu farklılık oluşturmaktadır.

Üstelik özellikle 1980’lerden itibaren sosyal demokrasi neoliberal küreselleşmeyle yeniden şekillenmiştir. Bağımsızlık ve ulusal kalkınma yerine “rekabetçilik” ve “yönetişim” kavramlarını öne çıkaran, sınıf mücadelesi yerine etnik, dinsel, cinsel ve benzeri kimliklerin sorunlarına dayalı mücadelelere yönelmiştir. Bu yönelim çoğunlukla insan hakları, eşitlik, adalet, çoğulculuk, dayanışma gibi kavramlarla ifade edilmektedir. Sosyal demokrasinin bu içeriği, CHP’deki bulanıklığı ve ideolojik tutarsızlığı daha belirgin hale getirmektedir.

İdeolojik Bulanıklık ve Söylemde Tutarsızlık

CHP’deki ideolojik bulanıklık gündelik siyasete doğrudan yansımaktadır. Parti yöneticileri bir gün tam bağımsızlıktan söz ederken, başka bir gün Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, NATO’ya bağlılığı ve uluslararası entegrasyonu stratejik hedef olarak sunabilmektedir. Bir gün devletçilik savunulurken ertesi gün serbest piyasa ekonomisi koşulsuz desteklenmekte; bir yandan ulusal egemenlik vurgusu yapılırken diğer yandan uluslararası merkezlerden siyasi meşruiyet aranmaktadır. Bu tutarsızlık örneklerine etnik milliyetçi akımlara, laikliği aşındıran gelişmelere, dini cemaatlere yönelik tutumlar da eklenebilir. Parti içinde Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten ve laiklikten söz edilmekte; ancak bunlara yüklenen anlamlar seslenilen kitleye veya güncel siyasal dengelere göre esnetilmektedir.

Parti Tabanıyla İdeolojik Ayrışma

Bu durum, parti tabanı ile yönetimi arasında ciddi bir ayrışmayı da beraberinde getirmektedir. CHP üyelerinin ve seçmen tabanının çok büyük bölümü, partiyi her şeyden önce Cumhuriyet’in ve Atatürk devrimlerinin güvencesi olarak görmektedir. Laiklik, ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık, bu tabanın siyasal kimliğinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu kimlik; kitlesel toplantılarda ve meydanlarda yapılan mitinglerde öne çıkan anti-emperyalist duyarlılıkta ve emekten yana bir düzen özleminde kendini göstermektedir.

Elbette seçmen tabanı da yönetici kadrolar da tamamen homojen değildir. Partinin hem yönetici kadrolarının bir bölümü hem de metropollerdeki belirli bir seçmen kesimi, Kemalizm’i tarihsel bir kimlik etiketi olarak sahiplenmeye devam etse de, onun bağımsızlıkçı ve devletçi özünü, dünyanın değiştiği varsayımıyla arka plana attığı gözlenebilmektedir. Ne var ki bu çeşitlilik temel çatışmayı ortadan kaldırmamakta; aksine partinin ideolojik bulanıklığını daha da katmanlı hale getirmektedir.

Kurucu Kimliğin Aşınması ve Kurumsal Bağışıklık Kaybı

İdeolojik bulanıklığın en vahim sonuçlarından biri, partinin kurucu kimliğini koruyan kurumsal bağışıklık sisteminin giderek zayıflamasıdır. Bir siyasi partinin kurucu ilkeleri, o partinin hangi fikirleri savunacağını ve hangileriyle arasına net bir mesafe koyacağını belirleyen sınırlardır. Bu sınırlar net olduğunda parti, farklı siyasal projelerin istila alanına dönüşmekten korunabilir. Sınırlar belirsizleştiğinde ise yaslanılan zemin ilkeler değil; geçici ittifaklar ve parti dışındaki güç dengeleri olacaktır.

CHP’de yaşanan ideolojik belirsizlik, zamanla bu sınırları silikleştirmiştir. Bir noktadan sonra partiye katılmanın ölçüsü partinin ideolojisini benimsemek değil, “mevcut güç dengeleri içerisinde kendisine yer açma kabiliyeti” haline gelmiştir. Böylece partide yalnızca sosyal demokratlar değil; kendisini liberal, muhafazakâr ve hatta siyasal İslamcı geleneklere yakın gören siyasetçiler de çok önemli ve etkili konumlar elde edebilmişlerdir.

Bugün partinin bazı il başkanlarının, milletvekillerinin, üst düzey yöneticilerinin Cumhuriyet Devrimi’nin temel kazanımlarına mesafeli yaklaşması veya laiklik konusunda Kemalist Devrim’in çizgisiyle bağdaşmayan görüşler savunması artık birer istisna değildir. Gelinen noktada CHP, belirli bir kurucu dünya görüşünün siyasal temsilcisi olmaktan uzaklaşarak, birbiriyle bağdaşmayan siyasal eğilimlerin yer edinmeye çalıştığı ilkesiz bir örgütsel alana dönüşmüştür.

İdeolojik Araftan Çıkış

CHP bugün yalnızca bir yönetim kriziyle değil, çok daha derin bir ideolojik netleşme sorunuyla yüzleşmek zorundadır. Hele ki partinin mahkeme kararıyla atanan mevcut yönetiminin ortaya koyduğu “Yeni Osmanlıcılık” yönelimi, bu ideolojik bulanıklığı içinden çıkılmaz hale getirmiştir. İster kurumsal yapı korunarak yönetim yeniden seçilmişlerin eline geçsin isterse CHP tabanını kucaklayacak yeni bir siyasal parti kurulsun; bu siyasal akım, mevcut “ideolojik araftan” bir an önce kurtulmak zorundadır.

Sosyal demokrasiyi CHP’nin temel ideolojisi olarak kabul etmek, Türkiye’nin somut gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda bir çıkmaz sokağa girmektir. Sosyal demokrasi, dünya kapitalist sisteminin merkezinde yer alan Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmış bir ideolojik gelenektir. Temel meselesi; bu ülkelerde yaratılan refahın daha adil paylaşılması, sosyal hakların geliştirilmesi ve demokratik kurumların güçlendirilmesidir. Ancak bu refahın hangi uluslararası ekonomik ilişkiler üzerinde yükseldiği ya da söz konusu ülkelerin dünya üzerindeki ayrıcalıklı konumlarını nasıl sürdürdüğü, sosyal demokrasinin temel mücadele başlıkları arasında yer almaz. Dolayısıyla, ulusal bağımsızlık ve anti-emperyalizm bu geleneğin hiçbir zaman kurucu ekseni olmamıştır.

Oysa Türkiye’nin temel yapısal sorunları yalnızca eşitlik, çoğulculuk, gelir dağılımı, sosyal haklar veya refah devleti eksikliğinden ibaret değildir. Türkiye aynı zamanda ekonomik bağımlılık, dış müdahaleler, ulusal egemenlik ve kalkınma gibi çok daha köklü sorunlarla karşı karşıyadır. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye üzerinde kurduğu ekonomik ve siyasal bağımlılık düzeni içinde “daha adil bir paylaşım”, “daha demokratik, daha eşitlikçi bir toplum” arayışına sıkıştırılamaz. Türkiye her şeyden önce ulusal bağımsızlık mücadelesini vermek zorundadır.

Üstelik sosyal demokrasinin tarihsel olarak üzerinde yükseldiği kurumsal ve toplumsal koşullar da Türkiye’de mevcut değildir. Türkiye; kuvvetler ayrılığının işlemediği, sendikaların ve diğer demokratik kitle örgütlerinin uzun yıllardır baskı altında tutularak toplumsal yapının özerk birer öznesi olmaktan çıkarıldığı, siyasal partilerin ise taban iradesinden koparak lider merkezli yapılara dönüştüğü bir ülkedir. Kısacası Türkiye, ne sosyal demokrasinin ortaya çıktığı tarihsel sorunlarla karşı karşıyadır ne de bu ideolojinin üzerinde yükselebileceği kurumsal bir zemine sahiptir.

Bu nedenle sosyal demokrasiyi CHP’nin temel ideolojik yönelimi haline getirmeye çalışmak, partiyi kendi tarihsel köklerinden ve toplumsal gerçekliğinden koparan bir tercih olacaktır. Buradaki asıl sorun, sosyal demokrasinin savunduğu evrensel ilkeleri topyekûn reddetmek değildir. Sorun, CHP’nin kurucu kimliğinin yerine sosyal demokrasiyi yerleştirmektir.

CHP’nin önünde tek bir seçenek vardır: Kemalist devrimin bağımsızlıkçı, halkçı, laik ve devletçi mirasını sahiplenerek açık bir kurucu hatta yönelmek ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini partinin ideolojik omurgası haline getirmek.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar