Gençlerin geleceğini karartarak ülkenin geleceğini aydınlatamazsınız!
Bir ülkenin Millî Eğitim Bakanı’nı düşünün!
Görevi çocukları ve gençleri bilimle, özgür düşünceyle, eleştirel akılla yetiştirmek; onlara güvenli ve nitelikli bir eğitim ortamı sağlamak olan bir bakanı…
Şimdi de aynı bakanı protesto ettikleri gerekçesiyle iki üniversite öğrencisinin tutuklandığı bir ülkeyi düşünün!
İşte, ne yazık ki bu ülke Türkiye!
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i protesto eden iki üniversite öğrencisinin, pankartlarında kullandıkları ifadeler nedeniyle tehdit suçlamasıyla tutuklanması, yalnızca iki gencin özgürlüğünü ilgilendiren bir olay değildir.
Bu olay, ülkemizde eğitimin, demokrasinin ve düşünce özgürlüğünün geldiği noktayı sorgulamamızı gerektiren son derece ciddi bir durumdur.
Bir eğitimci olarak soruyorum:
Bir Millî Eğitim Bakanı, kendisini protesto eden öğrencilerden neden rahatsız olur?
Gençlerin eleştirilerini dinlemek, onların gelecek kaygılarını anlamak ve sorunlarına çözüm üretmek yerine, protestolarının yargıya konu olmasını nasıl değerlendirir?
Daha da önemlisi, bir eğitim sisteminin başarısı itaat eden bireyler yetiştirmekle mi, yoksa düşünen, sorgulayan, gerektiğinde itiraz eden yurttaşlar yetiştirmekle mi ölçülür?
Oysa biz çok iyi biliyoruz ki Cumhuriyet’in eğitim anlayışı itaat değil özgür düşüncedir.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurarken yalnızca bir yönetim biçimini değiştirmedi.
Yüzyıllardır egemen olan kulluk anlayışının yerine yurttaşlık bilincini, dogmaların yerine bilimi, koşulsuz itaatin yerine aklı ve özgür düşünceyi koydu. Cumhuriyet’in eğitim devriminin temelinde de bu anlayış vardı.
Atatürk’ün gençliğe duyduğu güven, gençlerin kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul etmelerine değil; gerektiğinde yanlışlara karşı çıkabilecek bilinç ve cesarete sahip olmalarına dayanıyordu.
Gençliğe Hitabe’nin özü de bu değil midir?
Cumhuriyet’i koruyacak gençlik; susan, korkan, boyun eğen değil, düşünen, sorgulayan ve sorumluluk üstlenen gençliktir.
Bugün ise karşımızda başka bir eğitim anlayışı bulunmaktadır.
Eleştirel düşünceden söz edilirken eleştiriye tahammül edilememekte, demokratik yurttaşlık öğretilirken gençlerin demokratik itirazları cezai süreçlerle karşılaşabilmektedir. Oysa öğrencisine itiraz etmeyi öğretmeyen bir eğitim sistemi, ona düşünmeyi de öğretemez.
Sayın bakan hiç düşündünüz mü gençler neden protesto ediyor?
Gençler neden geleceklerinden kaygı duyuyor?
Neden eğitimde fırsat eşitliğinin giderek zayıfladığını düşünüyor?
Neden diplomalarının kendilerine güvenli bir gelecek sağlayacağına inanmıyor?
Neden mesleki eğitim uygulamalarında çocukların yaşamını yitirmesine tepki gösteriyor?
Neden liyakatsizlikten, ekonomik eşitsizliklerden ve eğitim politikalarından rahatsızlık duyuyor?
Bu sorulara yanıt vermek, Millî Eğitim Bakanlığı’nın temel sorumluluklarındandır.
Bir bakanın görevi kendisine yöneltilen eleştirileri susturmak değil, bu eleştirilere neden olan sorunları çözmektir.
Öğrenciler, eğitim sisteminin edilgen unsurları değildir. Onlar bu sistemin doğrudan muhataplarıdır.
Kendi gelecekleri hakkında söz söylemek en doğal haklarıdır.
Gençlerin sesini duymayan bir eğitim yönetimi, geleceği nasıl inşa edecektir?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü güvence altına almaktadır.
Elbette bu özgürlükler sınırsız değildir. Gerçek bir tehdit ile siyasi protesto arasındaki ayrım, hukukun belli değil midir?
Bir siyasetçiyi istifaya çağırmak, demokratik yaşamın olağan bir parçasıdır.
Siyasi eleştirinin suç sayılmasına yol açabilecek geniş yorumlar, yalnızca protestocuları değil, bütün toplumun ifade özgürlüğünü tehdit eder.
İki genç hakkında verilen tutuklama kararının gerekliliği ve ölçülülüğü ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Demokratik bir hukuk devletinde kamu yöneticileri, sıradan yurttaşlara göre daha geniş bir eleştiriye katlanmak zorundadır. Çünkü kamu görevi, eleştiriden korunma ayrıcalığı değil, topluma hesap verme sorumluluğudur.
Bugün ülkemizin eğitim sisteminde çözüm bekleyen çok ağır sorunlar bulunmaktadır.
Devlet okulları arasındaki imkân farklılıkları, öğretmenlerin çalışma koşulları, çocuk yoksulluğu, okul güvenliği, mesleki eğitimde yaşanan ölümler, sınav odaklı eğitim ve fırsat eşitsizliği…
Bütün bunlar çözüm beklerken gençlerin protestolarının yargı süreçlerine taşınması, eğitim yönetimine duyulan güveni daha da zedelemektedir.
Bir eğitimci olarak yıllardır savunduğum temel ilke şudur:
Eğitim, korkunun değil özgürlüğün; itaatin değil aklın; suskunluğun değil sorgulamanın alanıdır.
Öğretmen, kendisine soru soran öğrenciden korkmaz.
İyi bir öğretmen, kendisine itiraz eden öğrencisini susturmaz.
Tam tersine, o itirazın arkasındaki düşünceyi anlamaya çalışır.
Çünkü bilir ki düşünce, ancak özgür bir ortamda gelişir.
Bir öğretmenden beklenen bu demokratik olgunluk, ülkenin Millî Eğitim Bakanı’ndan neden beklenmesin?
Yüz yılı aşan Cumhuriyetimizde ihtiyacımız olan gençlik, kendisine çizilen sınırlar içinde sessizce bekleyen bir gençlik değildir.
Bilimsel düşünen, araştıran, sorgulayan, haklarını bilen, ülkesinin sorunlarına duyarlı ve gerektiğinde itiraz edebilen gençlerdir.
Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği gençlik de işte bu gençliktir.
Bugün iki üniversite öğrencisinin tutuklanması karşısında sessiz kalmak, yarın başka gençlerin de düşüncelerini açıklamaktan çekinmelerine yol açabilecek bir anlayışı kabullenmek demektir.
Bu nedenle sorun yalnızca iki öğrencinin özgürlüğü değildir.
Sorun, Türkiye’de gençlerin korkmadan konuşup konuşamayacağıdır.
Sorun, eğitim sistemimizin özgür yurttaşlar mı, yoksa sorgulamayan bireyler mi yetiştireceğidir.
Sorun, Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkıp çıkmayacağımızdır.
Sayın Yusuf Tekin!
Gençlerin sesinden rahatsız olmak yerine, neden bu kadar kaygılı ve öfkeli olduklarını anlamaya çalışınız.
Onların geleceğini güvence altına almak sizin görevinizdir.
Eleştirilerine katılmak zorunda değilsiniz. Ancak eleştirme haklarına saygı göstermek zorundasınız.
Unutmayınız!
Bir ülkenin eğitimdeki başarısı, gençlerinin ne kadar sustuğuyla değil, ne kadar özgür düşünebildiğiyle ölçülür.
Ve hiçbir ülke, gençlerini korkutarak aydınlık bir geleceğe ulaşamaz.
Gençlerin yeri cezaevleri değil; okullar, üniversiteler, laboratuvarlar, kütüphaneler ve özgür düşüncenin hayat bulduğu alanlardır!
Cumhuriyet, susanların değil; düşünenlerin, sorgulayanların ve gerektiğinde itiraz edenlerin omuzlarında yükselecektir!