Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna açıklanan Jeffrey Epstein belgeleri, bir kez daha “ahlaki çöküş” tartışmalarını gündeme taşıdı. Ancak bu belgeleri yalnızca bireysel sapkınlıklar ya da yozlaşmış kişilikler üzerinden okumak, asıl meseleyi ıskalamak olur.
Epstein dosyalarının asıl önemi, kapitalist toplumda güç ve servetin ahlaki sınırları nasıl sistematik biçimde erittiğini, hatta ahlakın kendisini nasıl işlevsizleştirdiğini göstermesidir. Burada karşımıza çıkan şey bir anomali değil, belirli bir ekonomik ve iktidar düzeninin mantıksal sonucudur.
Kapitalist ilişkiler, ahlakı hiçbir zaman mutlak bir ilke olarak ele almaz. Ahlak, piyasa düzeni içinde çoğu zaman ya “verimlilik”, ya “itibar”, ya da “risk yönetimi” başlığı altında anlam kazanır. Yanlış olan, kârı veya iktidarı tehdit ettiği ölçüde yanlış kabul edilir. Bu nedenle kapitalizm, ahlaki sınırları içselleştiren değil; ahlakı maliyet hesabına dönüştüren bir sistemdir. Güç ve servet belirli bir yoğunluğa ulaştığında, bu maliyet hesabı sıfırlanır. Epstein vakasında gördüğümüz şey tam olarak budur: Hukuki yaptırım ihtimali ortadan kalktığında, ahlak da ortadan kalkar.
Bu noktada belirleyici olan zihinsel eşik, “yapabiliyorsam yapabilirim” düşüncesidir. Bu düşünce ilkel bir içgüdüden değil, yapısal bir dokunulmazlıktan beslenir. Kapitalist toplumda servet, yalnızca maddi imkân değil; aynı zamanda hukuki, siyasal ve toplumsal bir koruma kalkanıdır. Medya, siyaset ve yargı ağlarıyla çevrelenen bu kalkan, bireyi fiilen hesap vermez hale getirir. Ahlak, böyle bir ortamda içsel bir sınır olmaktan çıkar; alt sınıflar için geçerli bir disiplin mekanizmasına indirgenir.
Epstein dosyalarında rahatsız edici olan yalnızca suçların içeriği değil, bu suçların nasıl bir normalleşme atmosferi içinde örgütlenmiş olmasıdır. Burada karşımıza çıkan tablo, bastırılmış arzuların patlaması değil; arzunun önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Kapitalist iktidar ilişkileri, arzuyu dizginlemez; tersine, onu serbest bırakır ve metalaştırır. İnsan bedeni, ilişki, hatta çocukluk bile bu metalaştırmanın nesnesi haline gelebilir. Bu, bireysel bir ahlaksızlık değil; piyasanın sınır tanımazlığıyla birleşmiş bir iktidar serbestisidir.
Bu çerçeve, Türkiye’de yaşanan ahlaki çözülmeyi anlamak açısından da son derece öğreticidir. Türkiye’de servet ve iktidar ilişkileri yalnızca ekonomik değil, siyasal ve kültürel alanlarda da dokunulmazlık üretir. Büyük sermaye grupları için bu dokunulmazlık, kamu ihaleleri, vergi afları ve yargısal koruma biçiminde işlerken; dinsel iktidar alanında, özellikle tarikat ve cemaat çevrelerinde çok daha karanlık bir biçim alır.
Türkiye’de tarikat yapıları, yalnızca inanç alanında faaliyet gösteren oluşumlar değildir. Bu yapılar, devletle kurdukları simbiyotik ilişki sayesinde özerk iktidar alanları yaratırlar. Bu alanlarda hukuk fiilen askıya alınır; denetim “dine saygı” gerekçesiyle geri çekilir; eleştiri “manevi değerlere saldırı” olarak damgalanır. Ortaya çıkan şey, tıpkı servet sınıfında olduğu gibi, ahlaki ve hukuki bir dokunulmazlık rejimidir.
Bu rejimin en ağır sonuçlarından biri, tarikat çevrelerinde yıllardır süregelen çocuk istismarı vakalarıdır. Bu vakalar, münferit sapmalar değil; dokunulmazlıkla beslenen yapısal suçlardır. Çocuğun bedeni burada yalnızca istismarın nesnesi değil; iktidarın sınır tanımazlığının kanıtıdır.
“Yapabiliyorsam yapabilirim” düşüncesi, bu kez para ve statü yerine, kutsallık ve dini otorite zırhıyla işler. Hukukun geri çekildiği, medyanın sustuğu, siyasetin koruduğu bu alanlarda ahlak, tamamen işlevsizleşir.
Ahlak, evrensel bir ilke olmaktan çıkar; güçlülerin uymak zorunda olmadığı, güçsüzlere dayatılan bir norm haline gelir. Bu nedenle Epstein belgeleri ile Türkiye’deki tarikat istismarları aynı ahlaki zeminde buluşur: hesap vermezlik.
AHLAKIN İZALESİ
Buradan bakıldığında mesele “ahlaksız bireyler” değil, ahlaksızlığı risksiz kılan bir düzendir. Kapitalist iktidar ilişkileri, ister servet ister kutsallık biçiminde olsun, ahlaki sınavı iptal eder. Oysa gerçek ahlaki sınav, insanın yapamadığı yerde değil, yapabildiği yerde başlar. Yapabildiği halde yapmamayı seçmek, ancak denetimle değil; eşitlikle ve sınırla mümkündür.
Bugün hem dünyada hem Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz sorun, ahlakın zayıflığı değil; gücün sınırsızlığıdır. Bu sınırsızlık kırılmadıkça, ne Epstein dosyaları ne de tarikat istismarları gerçek anlamda “istisna” olmaktan çıkacaktır. Ahlak, ancak iktidarın karşısına sınır olarak dikildiğinde anlam kazanır; aksi halde, yalnızca güçsüzlerin uyması beklenen bir masal olarak kalır.