Utanması Gereken Kim? Yıkılması Gereken Kim?

Bu düzende utanç bile adaletsiz dağıtılıyor.

Pazarda çürükleri toplayan emekli utanıyor. Kasada parasının yetmediğini fark eden işçi utanıyor. Kirasını ödeyemeyen baba, çocuğuna harçlık veremeyen anne, açlıktan bayılan çocuk, ilaç almak için yakınından para isteyen yaşlı utanıyor.

Peki, onları bu hâle getirenler utanıyor mu?

Ankara’da emeklilerin hak arama eyleminde Ali Şekeroğlu, yaşamına son vermeden önce şu sözü söyledi:

“Bizi bu hâle getiren utansın.”

Elindeki dövizde ise:

“Para için değil, onurumuz için.” yazıyordu.

Aslında bu iki cümle, bugünkü Türkiye’nin kısa özetidir.

Bir tarafta yıllarca çalışmış, prim ödemiş, topluma hizmet etmiş insanlar var. Diğer tarafta onların aylıklarını yaşam standartlarının altında bırakan bir düzen var. Fakat utanç da düzeni kuranların değil düzenin altında ezilenlerin omuzlarına yükleniyor. İşte asıl ahlaksızlık budur.

Siyasal iktidar, emekli aylığını bir sadaka, bir lütuf gibi sunmaktadır.

Emekli aylığı, devletin yaşlılara lütfettiği bir “yardım” değildir. Emekli aylığı, çalışırken yaratılmış değerin ve ödenmiş primlerin karşılığıdır. Ertelenmiş ücrettir. Tüm hak arama mücadelelerinde olduğu gibi bir emekli hakkını istediğinde yönetenlerden iyilik istemez. Kendi parasını, kendi emeğini ve kendi yaşam hakkını ister.

Ama kurulan düzen ona başka bir şey söylüyor:

“Geçinemiyorsan daha az ye.”

“Kiran çoksa çocuklarının yanına taşın.”

“İlacını alamıyorsan hastalanma.”

“Yetmiyorsa yeniden çalış.”

Bütün bunların sonunda toplum, düzeni değil birbirini suçlamaya başlar. Yoksulluk kişisel başarısızlıktır. Muhtaç bırakılan, ezilen utanır. Ezen utanmaz. Emekli geçinemediğini söylediğinde “bütçeye yük” olur. Şirketlere teşvik verenler itibarlı, hakkını isteyen emekli nankör ilan edilir.

Bu ortamda meselenin para değil onur meselesi olduğunu nasıl anlatacaksın?

Belki ölmek çaredir belki sesimiz feryadımız böyle duyulur belki biz yandık ama bizden sonrakiler kurtulur umuduyla yaşamdan bile umut kesilir.

Utancın sınıfsal yönü de burada ortaya çıkıyor.

Yoksulluk, sadece, cebimizdeki parayı azaltmıyor. İnsanın kendisine duyduğu saygıyı da aşındırıyor. Başkasına muhtaç bırakıyor. Toplumdan uzaklaştırıyor, dayanışmayı koparıyor. Beraber hareket etmekten, konuşmaktan, istemekten ve itiraz etmekten alıkoyuyor.

Bu nedenle “Para için değil, onurumuz için” sözü, insan onurunun maddi koşullarla bağını ortaya koyuyor.

Barınamayan, beslenemeyen, tedavi olamayan, eşine dostuna yardım edemeyen, sadakaya muhtaç insan özgür değildir.

Oysa bu halk sadakayla ayakta duran kulluk ilişkisini yıkarak Cumhuriyet yurttaşlığını eline almıştı.

Cumhuriyet, yurttaşına insanca yaşama koşulları sağlamak zorundadır. Aksi hâlde yurttaşlık kâğıt üzerinde kalır; toplum yeniden zenginlerin efendi, yoksulların kul olduğu o ortaçağ düzenine sürüklenir.

Ali Şekeroğlu’nun ölümü yüceltilemez. İntihar bir mücadele yöntemi değildir. Hiçbir hak, insanın kendi yaşamından vazgeçmesini gerektirmemelidir.

Fakat söylediği söz duyulmalıdır:

“Bizi bu hâle getiren utansın.”

Evet, utanması gereken geçinemeyen emekli değildir.

Utanması gereken, bir ömür çalışmış bir insanı çocuğundan harçlık istemeye mecbur bırakanlardır.

Utanması gereken, emekliye, emekçiye kaynak bulamayıp faize, ranta ve tahkim garantilerine milyarlar aktaranlardır.

Utanması gereken, halkın sofrası küçülürken kendi lokmalarını büyütenlerdir.

Utanması gereken, yoksulluğu kader; hakkını aramayı suç gibi gösteren bu düzenin yöneticileridir ama onlar utanmazlar. Yıkılması gereken emekliler değil bu düzendir.

Bu nedenle onurumuzu ölerek değil örgütlü mücadeleyle savunabiliriz.

Emekli işçiyle, memur gençlerle, geçinemeyen milyonlar birbirleriyle buluşmalıdır.

İnsanları yalnızlaştıran utanç duygusu, ortak bir hak ve dayanışma bilincine dönüşmelidir.

Bugün utançtan söz etmenin değil onu yaratan düzeni değiştirmenin zamanıdır.

“…
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?”

Ahmet Arif

(Anadolu adlı şiirinden)

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar