Hasan Yalçın’ın Zaferi

Zafer nedir? Bu sorunun cevabı, Hasan Yalçın’ın hayatını nasıl anlayacağımızı da belirler.

Zaferin Görünen Yüzü

Düzenin tarih anlatısı, zaferi salt “görünür” sonuçlarla ölçer. Seçim kazanmak, iktidarı ele geçirmek, savaştan galip çıkmak, devrimi gerçekleştirmek, yeni bir devlet kurmak… Zafer, böylece belirli bir güne, meydana, sandığa veya saraya sığdırılır. Fotoğrafı çekilir, tarihi takvime yazılır, kazananların adı kitaba geçirilir.

Bu ölçü bütünüyle yanlış değildir. Devrimci siyaset yalnızca iyi niyetlerden, soylu duruşlardan ve temiz vicdanlardan ibaret olamaz. İktidar ilişkileri gerçekten değiştirilmeli, sömürü düzeni gerçekten yıkılmalı, emekçi halk gerçekten yönetici güç hâline gelmelidir. Sonuç üretmeyen bir siyaset, kendi başarısızlığını ahlaki üstünlük hikâyeleriyle örtemez.

Fakat zaferi yalnızca sonuca indirgemek de gerçeğin yarısını silmektir. Hiçbir tarihsel sonuç gökten inmez. Her sonuç; yıllar boyunca biriken bilgi, emek, örgütlenme, dayanışma, cesaret, yenilgi, özeleştiri ve yeniden ayağa kalkma iradesi üzerinde yükselir. Sonucu mümkün kılan, bu görünmez birikim yok sayıldığında tarih, halkın eseri olmaktan çıkar, birkaç “büyük adam”ın gerçekleştirdiği mucizeler dizisine dönüşür.

Diyalektik materyalist açıdan zafer, ne yalnızca sonuçtur ne de sonuçtan koparılmış bir  tesellidir. Zafer, süreç ile sonucun birliğidir. Süreç, sonuç yaratabildiği ölçüde maddi bir güç kazanır; sonuç ise kendisini hazırlayan sürecin üzerine oturduğu ölçüde kalıcılaşır.

Hasan Yalçın’ın zaferini de bu birlik içinde kavramak gerekir.

Zafer Görmeden Değil, Zafer Biriktirerek

Hasan Yalçın, büyük tarihsel hedeflerinin tamamlandığını göremedi. Türkiye emperyalist bağımlılıktan kurtulmadı; emekçi halk iktidara gelmedi; sosyalizm kurulmadı. O, 29 Ağustos 2002’de, İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak seçim çalışması yürüttüğü Uşak’ta geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi. Hasan Yalçın’ı; “Gelmeyin, çalışmaya devam edin” talimatlarına karşın Anadolunun her yerinden gelen binlerce yoldaşı ve sevenleriyle birlikte toprağa verdik.

Hasan Yalçın, 1967’de özel yüksekokullara karşı İstanbul’dan Ankara’ya uzanan 441 kilometrelik yürüyüşün önderlerinden biriydi. Gençlik hareketinin bağımsızlıkçı, halkçı ve devrimci bir çizgide, parasız, laik ve bilimsel eğitim ile özerk üniversite talepleri temelinde örgütlenmesine emek verdi. Özel yüksekokulların kapatılması gibi somut kazanımlar gördü. 1968’in deneyimini bir gençlik hatırasına veya kahramanlık destanına dönüştürmek yerine, ondan gelecek kuşaklara aktarılabilecek teorik ve örgütsel sonuçlar çıkarmaya çalıştı. Yetiştirdiği insanlar, kurduğu arkadaşlıklar, güçlendirdiği örgütler, yazdığı kitaplar, geliştirdiği kavramlar, öğrettiği çalışma disiplini ve bıraktığı mücadele ahlakı da maddi sonuçlardır. Bunlar, gelecekteki büyük toplumsal zaferin harcına katılmış gerçek kuvvetlerdir.

Dolayısıyla Hasan Yalçın’ın hayatına “tamamlanmamış bir hayat” demek doğru değildir. Tamamlanmamış olan onun hayatı değil, uğruna mücadele ettiği toplumsal görevdir.

O, kendi payına düşen hayatı tamamladı; bize düşen işi ise açık bıraktı.

Kendini Yenen İnsan

Hasan Yalçın’ın en büyük zaferlerinden biri, “ben”i yenerek “biz” olabilmesiydi.

Ancak “ben”i yenmek, kişiliğini silmek, iradesini bir başkasına teslim etmek veya düşünmekten vazgeçmek değildir. Gerçek bir “biz”, kişilerin yeteneklerini ortak bir amaç içinde özgürleştiren örgütlü birliktir. Hasan Yalçın’ın “biz” oluşu da kişiliğinin küçülmesiyle değil, büyümesiyle gerçekleşti. Zekâsı, mizahı, dili ve yaratıcılığı ortak davanın hizmetine girdikçe daha belirgin, daha etkili ve daha özgün hâle geldiği görülmektedir.

Kapitalist toplum, insana sürekli olarak kendisini satmasını öğretir. Bilgi değişim değerine, ün şöhrete, emek kariyere, fedakârlık kişisel alacağa çevrilir. İnsan yalnızca malını değil, geçmişini, hatıralarını ve hatta çektiği acıları bile pazara çıkarabilir. Devrimci mücadeleye katılmış olmak dahi zamanla bir ayrıcalık belgesine, bir tür manevi ranta dönüştürülebilir.

Hasan Yalçın’ın Aydın Rantı ve Dönekler gibi eserlerinde üzerine yürüdüğü temel meselelerden biri budur. Aydının bilgisini, geçmişini ve toplum içindeki konumunu kişisel bir alacağa dönüştürmesi.

Yunus Emre “Çok canavarlar yürür donunda dervişlerin” derken, insanın en soylu görünüşlerin altında bile yaşayabilen kibrini, çıkarını ve hükmetme arzusunu duru bir şekilde gösterir. Devrimci kimlik de insanın içindeki bu canavarı kendiliğinden yok etmez. Bazen “ben”, en gür “biz” sözlerinin arkasına saklanır; fedakârlığını sermaye, geçmişini dokunulmazlık, bilgisini üstünlük aracı yapar.

Kendini yenmek, işte bu iç düşmana karşı sürekli uyanık olmaktır.

Hasan Yalçın’ın “Parti bizim ortak aklımızdır” şiarını bilinçlerimize kazımıştır. Onun birey ile örgüt arasındaki ilişkiye bakışı budur. Fakat ortak akıl, bireysel akılların susturulmasıyla oluşmaz, eleştiri, deneyim, sorumluluk ve ortak pratik içinde birbirini sınamasıyla oluşur. Kör itaatten ortak akıl çıkmaz. Kendini eleştiremeyen bir örgüt, büyütülmüş bir “ben”e dönüşür. Hasan Yalçın’ın savunduğu örgütlülük ise insanı edilginleştiren değil, onu sorumlu bir tarih öznesi hâline getiren örgütlülüktür.

Onun “ben”i yenmesi, kendisini yok etmesi değil; kendisini halkına, vatanına ve emeğin kurtuluşuna doğru genişletmesiydi.

Gülüşün Devrimci Ciddiyeti

Hasan Yalçın’ın kendini yenme biçiminde çok önemli bir özellik daha vardı: Bunu asık yüzlü bir aziz gibi değil, gülerek ve güldürerek yaptı.

Onu tanıyanların ortak anlatımında zekâ, nükte, zarafet ve insan sevgisi öne çıkar. Herkes, Hasan Yalçın’ın en çok kendisini sevdiğini düşünürdü. Bu, yüzeysel bir hoşsohbetlik değil, insanı ciddiye alan ve onda gelişebilecek gücü gören bir önderlik biçimiydi.

Devrimci ciddiyet, hayatı kasvetli hâle getirmek değildir. Mizah, kimi zaman iktidarın ve kibrin en büyük düşmanıdır. Hükmedenler kendilerini vazgeçilmez ve dokunulmaz göstermek ister. Mizah ise onların şişirilmiş görkemine batırılan bir iğnedir. Mizah aynı işi devrimcinin kendi benliğine karşı da yapar; insanın kendisini gereğinden fazla önemsemesini önler.

Hasan Yalçın’ın gülüşü sıradan bir gülüş değildi. O gülüşte Anadolu insanının hazırcevaplığı, hayatın çelişkilerini yakalayan bir zekâ ve en ağır koşullarda bile insanlığını koruma iradesi vardı. Mücadeleyi sevimsiz bir yük değil, insanı insan yapan yaratıcı bir eylem olarak yaşadı.

O, dünyayı değiştirme işini hayattan vazgeçerek değil, hayata daha sıkı sarılarak yaptı.

Teslim Olmamak

Nâzım Hikmet, İşte Böyle Laz İsmail şiirini şu sözlerle bitirir:

«Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele!»

Hasan Yalçın’ın zaferi, bu dizenin içinde bütün açıklığıyla görülebilir.

Esir düşmek, insanın dışındaki maddi kuvvetlerin sonucudur. Hapishaneye atılabilirsiniz; işkence görebilir, yenilebilir, örgütünüz dağıtılabilir, gazeteniz kapatılabilir, arkadaşlarınızı kaybedebilirsiniz. Teslimiyet ise bu yenilgilerin, düşmanın istediği insanı, içinizde yaratmasına izin vermektir.

Hasan Yalçın, 12 Mart döneminde tutuklandı ve yıllarca cezaevinde kaldı. 12 Eylül sonrasında yeniden tutuklandı; 1982’den 1986’ya kadar hapisteydi. Ağır baskılardan geçti. Yakınındaki insanların yılgınlığına ve siyasal saf değiştirmelerine tanık oldu.

Ancak teslim olmamak, hiçbir zaman değişmemek anlamına gelmez. Aynı hatayı ömür boyu tekrarlamak, eski ezberleri gerçeklerin üzerine kapatmak ve yenilgilerden öğrenmemek de devrimci kararlılık değildir.

Gerçek direnç, yönünü korurken yöntemini yenileyebilmektir. Gerçeği eğip bükmeden yenilgiyi kabul etmek, nedenlerini araştırmak, yanlışlardan öğrenmek ve yeniden örgütlenmektir. Teslim olmamak, hakikate sadakattir; kendi yanılmazlığına değil.

Hasan Yalçın’ın devrimci iyimserliği de kör bir inanç değildi. Romain Rolland’ın ortaya attığı, Gramsci’nin siyasal bir ilkeye dönüştürdüğü “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” şiarıydı. Akıl, koşulların bütün ağırlığını görmeli; irade ise bu koşulları değişmez ilan etmemelidir.

Akıl yenilgiyi süslemez. İrade yenilgiyi ebedîleştirmez.

Yenilgiyi Övmemek

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Hasan Yalçın’ın yenilgiler içinde teslim olmaması, yenilginin kendisini değerli kılmaz. Devrimci siyaset yenilgiyi yüceltmez; zaferden vazgeçmenin şiirini yazmaz.

Kişisel dürüstlüğü toplumsal başarının yerine koymak, siyaseti bir vicdan gösterisine dönüştürür. “Biz kazanamadık ama temiz kaldık” demek, tarihsel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Emekçi halkın kurtuluşu yalnızca iyi insanların varlığıyla değil, örgütlü bir gücün iktidar ilişkilerini değiştirmesiyle gerçekleşecektir.

Bu nedenle Hasan Yalçın’ın kişisel zaferi, uğruna mücadele ettiği toplumsal zaferin yerine geçirilemez. Onun dik durması, emperyalizmi yenilmiş; onun fedakârlığı, sömürü düzenini ortadan kalkmış saydırmaz. Fakat bu kişisel zafer, toplumsal zaferin insan malzemesini, ahlakını ve örgütlü iradesini yaratır.

Hasan Yalçın’ın büyüklüğü, yenilgiyi yeni bir mücadele kuvvetine çevirmesinde yatar.         

Brecht’in Övgü Diyalektiğe şiirindeki sözle, “Bugünün yenilenleri yarının yenenleridir.”                   

Çünkü bugün yenilenler, ancak yenilgilerinin bilgisini örgütleyebilirlerse yarını kazanabilir.

Zaferin tohumu yenilgide kendiliğinden bulunmaz. O tohumu çıkaracak olan bilinçli insan emeğidir.

Ölüm Bir Zafer Değildir

Hasan Yalçın’ın ölümü üzerine konuşurken de aynı hassasiyet korunmalıdır.

Ölümün kendisi bir zafer değildir. Ölüm kayıptır; geri döndürülemeyen bir eksilmedir.     Devrimci mücadele bir ölüm kültü değil, hayatı özgürleştirme mücadelesidir. İnsanların genç yaşta ölmesini, acı çekmesini veya kendilerini tüketmesini güzelleştirmek devrimci gerçekçiliğe aykırıdır.

Hasan Yalçın, öldüğü için kazanmadı. Zaferi onun nasıl yaşadığına ilişkindir.

Görevi başında ölmesi, onun hayatındaki tutarlılığın son göstergesidir; fakat ölümü güzel veya arzu edilir kılmaz. Ölüm, onun yaşamıyla kazandığı zaferi elinden alamamıştır. Söylenmesi gereken budur.

Nâzım’ın yetmişinde bile zeytin dikmeyi öğütleyen dizelerindeki hayat sevgisi de buradadır. Devrimci, yalnızca gelecek kuşaklara bir miras bırakmak için değil; yaşamın kendisi ağır bastığı için eker, üretir ve mücadele eder. Hasan Yalçın’ın çalışkanlığı, neşesi ve insan sevgisi, ölüme duyulan hayranlıktan değil, hayata duyulan bağlılıktan doğuyordu.

Enver Gökçe’nin Vatandaş şiirindeki yalın sözle:

«Şimdi, bütün kederli ezgileri ümide kurban ediyorum.»

Hasan Yalçın’ın ardından yapılması gereken de budur: Kederi inkâr etmeden, fakat onu umutsuzluğun mülkü hâline getirmeden geleceğin iradesine katmak.

Zaferin İki Düzeyi

Hasan Yalçın gibi devrimciler için zaferi iki düzeyde düşünmek gerekir.

Birinci düzey, onun kendi yaşamında kazandığı zaferdir. Bilgisini pazara çıkarmadı. Geçmişini kişisel bir rantın kaynağı yapmadı. Makam, şöhret ve güvenli bir hayat karşılığında ya da kısa vadeli siyasi başarılar uğruna teslim olmadı. Korkusunu, kırgınlığını ve kişisel hesabını ortak davanın önüne koymadı. “Ben”i yenerek “biz” oldu; fakat “biz” olurken kişiliğini, zekâsını ve neşesini kaybetmedi.

Bu zaferi kazandı.

İkinci düzey, henüz kazanılmamış toplumsal zaferdir. Emperyalist bağımlılığın sona erdirilmesi; Gladyo örgütlenmelerinin, mafya-tarikat-rant düzeninin tasfiye edilmesi; tam bağımsız, laik, kamucu ve halkçı bir Cumhuriyet’in kurulması; emekçi halkın örgütlü gücünün yönetici hâle gelmesi ve sosyalizme yürünmesi.

Bu zafer henüz kazanılmadı.

İki düzeyi birbirinden koparmak da birbirinin yerine geçirmek de yanlıştır. Kişisel namus toplumsal zaferin yerine geçemez; fakat namusunu yitirmiş insanlarla da kalıcı bir toplumsal zafer kurulamaz. Büyük sonuç, onu hazırlayan insanların bugünkü pratiğinden doğar. Bugünkü pratik ise gelecekteki sonucu hedeflemediğinde, yalnızca kişisel erdem gösterisine dönüşür.

Hasan Yalçın’ın hayatı, kişisel duruş ile toplumsal kurtuluşun, insan sevgisi ile sınıf mücadelesinin, bireysel irade ile ortak aklın, bugün ile gelecek arasındaki bu birliği temsil eder.

               O, zaferi gelecekte kendisine verilecek bir ödül gibi beklemedi. Bir egemenin sofrasında kendisine yer açılmasını zafer saymadı. Zaferi, mücadele içinde ve mücadele aracılığıyla kurdu.

Yenildiği zaman doğruldu. Yanıldığı zaman öğrenmeye çalıştı. Yorulduğu zaman arkadaşlarına yaslandı. Arkadaşları yorulduğunda onları ayağa kaldırdı. Bilgisini ortaklaştırdı. Gülüşünü paylaştı. Kendisini ortak davaya kattı.

Enver Gökçe’nin sözüyle:

«Dost dost ille kavga!»

Buradaki kavgadan kasıt, kör bir çatışma veya hayatı tüketen bir öfke değildir. İnsanı küçülten koşullara karşı insan kalma; esarete karşı özgürleşme, bireyciliğe karşı dayanışma, “ben”e karşı “biz” olma kavgasıdır.

O, Zaferlerle Ayrıldı

Hasan Yalçın, zafer görmeden ölmedi.

Somut mücadelelerin kazanımlarını gördü. İnsanlar yetiştirdi. Örgütler kurdu. Bilgi üretti. Bir devrimci aydın tipinin nasıl yaşaması gerektiğini kendi pratiğinde gösterdi. Hapishanelerden, işkencelerden, yenilgilerden ve ayrılıklardan geçti, fakat karşı kıyıya savrulmadı. Yenilgiyi kişiliğinin efendisi, teslimiyeti hayatının sarayı yapmadı.

Onun en büyük zaferi, kendisini yenebilmesiydi.

Kendisini yenmek, kendisini küçültmek değildi. Korkusundan daha cesur, çıkarından daha büyük, kırgınlığından daha cömert, ölümünden daha kalıcı bir insan olabilmekti. “Ben”i halkın ortak mücadelesi içinde yeniden kurmaktı.

Bugün bize düşen, Hasan Yalçın’ı yalnızca anmak değildir. Onun sözlerini tekrarlamak, fotoğrafının önünde saygı duruşunda bulunmak veya hayatını dokunulmaz bir efsaneye çevirmek de değildir. Asıl görev, onun yöntemini bugünün koşullarında yeniden üretmektir: Gerçeği olgularda aramak, yenilgiden öğrenmek, ortak aklı örgütlemek, bilgiyi halkın hizmetine sunmak, emperyalizme ve sömürüye karşı bağımsız bir irade oluşturmak.

Yıldığımız yerde Hasan Yalçın’ın gülüşüyle tazeleneceğiz.

 Kibir büyüdüğünde onun kendini yenme iradesini hatırlayacağız.

Yenilgi ağırlaştığında Nâzım’ın “teslim olmamak” sözünü yeniden söyleyeceğiz.

Karanlık değişmez göründüğünde Brecht’in diyalektiğini hatırlayacağız: Böyle gelmiş olsa da böyle gitmeyecek.

Hasan Yalçın, geçmişin vitrininde duran bir hatıra değildir. Onun zaferi, tamamlanmış bir hikâyenin son cümlesi değil; yaşayanların omuzlarına bırakılmış bir görevdir.

O, zaferlerle ayrıldı bu dünyadan.

Şimdi büyük zaferi kazanma sırası bizdedir.

Kendini yenen, teslim olmayan, aklını, yüreğini ve gülüşünü halkın kurtuluşuna adayan Hasan Yalçın’ın büyük zaferine selam olsun.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar