Bir yurttaşın demokrasi, siyasi ahlak ve Cumhuriyet adına soruları;
İzmir’in dağlarında çiçekler açar…
Bu sözler, bir kentin kurtuluşunun, bir milletin bağımsızlık mücadelesinin, emperyalizme karşı kazanılmış tarihsel bir zaferin belleğidir.
Şimdi aynı ezgi, bir belediye başkanının parti değiştirmesini kutlamak için kullanılıyor. Bir insanın parti değiştirme hakkı vardır. Peki, seçmenin kendisine emanet ettiği siyasi iradeyi de beraberinde götürme hakkı var mıdır?
Çöp yığınlarının arasından çiçekler açtırılıyor. Sanki bir kentin siyasi iradesi, bir kişinin parti değiştirmesiyle yeniden doğuyormuş gibi! Oysa gerçekte İzmir’in dağlarında çiçekler açarken, siyasetin toprağında ilkeler kuruyor.
Saadet Partisi ise çöp yığınlarının görüntüleri arkasına para sayan siyasetçi ve iş insanı tasvirleri yerleştirerek başka bir siyasi tartışmaya gönderme yapıyor.
Ortaya çıkan görüntü trajikomik!
Ama gülmek mümkün mü?
Bir ülkenin siyasal yaşamı, çöp yığınları, çiçekler ve para desteleri üzerinden anlatılır hâle gelmişse burada yalnızca mizah değil, derin bir siyasi ahlak sorunu vardır.
Asıl mesele, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesidir.
Bir insan düşüncesini değiştirebilir. Bir siyasetçi partisinden ayrılabilir. Bunlar demokratik yaşamın doğal haklarıdır.
Ancak halkın oylarıyla kazanılmış bir belediye başkanlığında mesele yalnızca bireysel tercih değildir.
O makam kişisel mülk değildir!
O makam, seçmenin verdiği bir yetkidir.
2024 yılında belirli bir siyasi kimlikle seçmenin karşısına çıkıp oy isteyen bir belediye başkanı, görev süresi içinde başka bir partiye geçtiğinde yanıtlanması gereken temel bir soru doğar:
Seçmenin verdiği yetki, seçmenin onayı alınmadan başka bir siyasi kimliğe taşınabilir mi?
Hukuken mümkün olan her davranış, siyasal ahlak bakımından da tartışmasız mıdır?
İşte demokrasi yalnızca sandıktan ibaret olmadığı için bu sorular önemlidir.
Bir de İzmir Marşı meselesi var!
İzmir’in dağlarında açan çiçekler, bir parti transferinin süsü değildir.
O çiçekler, bağımsızlık uğruna verilen mücadelenin, Anadolu’nun işgalden kurtuluşunun, Cumhuriyet’e uzanan tarihsel yürüyüşün simgesidir.
Meclis kürsülerinde ya da siyasi kutlamalarda bu ezgiyi mırıldanmak kolaydır.
Önemli olan, o ezginin temsil ettiği bağımsızlık, halk egemenliği ve Cumhuriyet değerlerine hangi ölçüde bağlı kalındığıdır.
Ve gelelim beni en fazla düşündüren sözlere…
“AK Parti kimsesizlerin kimsesidir.”
Cemil Tugay’ın katılım töreninde dile getirdiği ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atfettiği bu söz, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel bir ifadesini hatırlatıyor:
“Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.”
İki cümle arasındaki fark yalnızca bir kelime değildir.
Atatürk’ün sözünde kimsesizlerin kimsesi olan bir siyasi parti değil, Cumhuriyet’tir!
Çünkü Cumhuriyet bütün yurttaşlarındır.
Yoksulun, işsizin, emeklinin, kadının, çocuğun, yaşlının, engellinin; iktidara oy verenin de vermeyenin de güvencesi olmak zorundadır.
Cumhuriyet’in görevi, yurttaşı bir siyasi partiye muhtaç bırakmak değil, haklarını güvence altına almaktır.
Sosyal devlet bir partinin lütfu değil, yurttaşın hakkıdır!
İşte bu nedenle Cumhuriyet’in evrensel yurttaşlık anlayışını bir partinin kimliğiyle özdeşleştirmek üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir siyasi tercihtir.
Bugün asıl konuşmamız gereken, kimin hangi partiye geçtiği kadar, siyaset kurumunun halka karşı sorumluluğudur.
Bir belediye başkanı parti değiştirdiğinde seçmen ne hissediyor?
Siyasetçiler kendi kararlarını verirken kendilerine oy veren yurttaşların iradesini ne ölçüde hesaba katıyor?
Partiler arasındaki geçişler hangi ilkelere dayanıyor?
Ve en önemlisi, siyasi ahlakın ölçüsü nedir?
Dürüstlük mü?
Tutarlılık mı?
Halka verilen sözlere bağlılık mı?
Yoksa değişen siyasi koşullara uyum sağlamak mı?
Ben yıllarını eğitime vermiş bir Cumhuriyet kadını olarak, gençlerimize hangi yurttaşlık değerlerini öğrettiğimizi de sorguluyorum.
Çocuklara dürüst olmayı, sözünde durmayı, sorumluluk üstlenmeyi, başkalarının haklarına saygı göstermeyi öğütlerken siyaset dünyasında bu ilkelerin nasıl karşılık bulduğunu da konuşmak zorundayız.
Çünkü demokrasi yalnızca kurumlarla değil, siyasi ahlakla da yaşar.
Ve bir ülkede yurttaşların siyasete duyduğu güven aşındığında, bundan yalnızca bir parti değil, bütün demokratik düzen zarar görür.
İzmir’in dağlarında çiçekler elbette açar.
Ama o çiçekler bir partinin başka bir partiden kazandığı belediye başkanının değil, bağımsızlığın ve halk egemenliğinin simgesidir.
Cumhuriyet’in kimsesizlerin kimsesi olma niteliği de hiçbir siyasi partinin mülkiyetine geçirilemez.
Cumhuriyet’in değerlerini dillerinden düşürmeyenlere gelince onlar da önce o değerlerin gerektirdiği siyasi ahlakın hesabını vermelidir.
Son sözüm şudur:
Sandıkta alınan oy bir emanet, kamu görevi bir sorumluluk, Cumhuriyet ise bütün yurttaşların ortak güvencesidir.
Bu üç gerçeğin unutulduğu yerde demokrasinin yalnızca adı kalır.
Ve ben, bir yurttaş olarak, siyasetin çiçekli görüntülerinden önce ilkelerinin yeşermesini istiyorum.