Dünya kirlendi.
İlişkiler zedelendi, güven azaldı, toplumun ortak değerleri aşındı. İçinden geçtiğimiz süreci yalnızca ekonomik ya da siyasi bir kriz olarak tarif etmek yetmiyor. Daha derin bir çözülmeyle karşı karşıyayız.
İnsanın insanı ezdiği, emeğin sömürüldüğü, yoksulluğun büyüdüğü; yolsuzluğun, rantın ve kayırmacılığın sıradanlaştığı bir düzen giderek hayatın her alanına yerleşti.
Alın teriyle değil vurgunla, üretimle değil rantla zenginleşmenin mümkün olduğu; dürüst ve namuslu insanın saf, çıkarını koruyan insanın ise başarılı sayılabildiği bir düzen…
Mafyanın, çetelerin, tarikatların ve cemaatlerin toplumsal etkisinin tartışıldığı; çocuk istismarının dahi hafifletilebildiği bir anlayış…
Böyle bir yerde mesele artık yalnızca tek tek insanların ahlakı değildir.
İnsanı bu hale getiren düzeni konuşmak gerekir.
Kapitalizm yalnızca emeğin sömürüldüğü bir ekonomik sistem değildir. Aynı zamanda insanı birbirinden uzaklaştıran, onu kendi çıkarına kapanmaya zorlayan ve toplumsal dayanışmayı zayıflatan bir yaşam biçimi yaratır.
İnsana sürekli aynı şey söylenir:
Kendini kurtar.
Çocuğunu kurtar.
İşini kurtar.
Paranı kurtar.
Gerisini düşünme.
Böylece toplumun ortak sorunları, milyonlarca insanın kişisel sorunlarına dönüşür.
İnsan yoksullaşır ama yoksulluğun nedenini sorgulamak yerine kendi başına bir çıkış arar.
Genç geleceksiz kalır ama geleceksizliğin nedenlerini değiştirmek yerine kendisine bir yol açmaya çalışır.
Adaletsizlikle karşılaşır ama ses çıkarmanın kendisine zarar vereceğini düşünür.
Ve sonunda şu anlayış yerleşir:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
Oysa bu anlayışın sonu, kimsenin güvende olmadığı bir toplumdur. Çünkü başkasına yapılan haksızlık karşısında susan toplum, aynı haksızlık kendi kapısına geldiğinde karşı koyabileceği ortak gücü de kaybetmiş olur.
Bunun bir geçmişi var.
12 Eylül sonrasında pek çok aile, çocuklarını siyasetten uzak tutarak koruyabileceklerine inandı.
“Başına iş alma.”
“Dersine çalış.”
“Bir mesleğin olsun.”
“Memleket meselelerine karışma.”
Bu korkunun anlaşılabilir nedenleri vardı. İnsanlar gördükleri baskının çocuklarının başına gelmesini istemiyordu.
Fakat siyasetten uzak durmak, siyasetin hayatımızdan uzaklaşmasını sağlamadı.
Bugün bunun başka bir bedeliyle karşı karşıyayız.
Genç üniversite kazanıyor; barınacak yurt bulamıyor.
Okuyor; geçinemiyor.
Mezun oluyor; iş bulamıyor.
Çalışıyor; kendi hayatını kuramıyor.
Geleceği hakkında karar vermek istiyor; karşısına sürekli ekonomik sınırlar çıkıyor.
Sonra ona hâlâ “Sen bunlara karışma” deniliyor.
Siz çekildiğinizde hayat durmuyor. Yalnızca karar verme hakkınız başkalarının eline geçiyor.
Değerlerin Yer Değiştirdiği Bir Düzen
Toplumsal çürümenin başka bir boyutu da değerlerin yer değiştirmesidir.
Dün emperyalizme karşı olmak vatanseverliğin temel unsurlarından biri sayılırken, bugün NATO’yu sorgulamayan bir vatanseverlik anlayışı kurulabiliyor.
Özelleştirmeyi savunanlar devletçilikten söz edebiliyor.
ABD’yi stratejik ortak kabul edenler kahramanlaştırılabiliyor.
Ülkenin ormanları, dereleri, limanları ve kamu varlıkları piyasanın konusu haline getirilebiliyor.
Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelerin yarattığı savaş ve yıkımlar, kimi zaman demokrasi söylemiyle meşrulaştırılabiliyor.
Aynı olaylar, aynı kişiler ve aynı politikalar; çıkarlar değiştiğinde birbirinin karşıtı sözlerle savunulabiliyor.
Çünkü ölçü değişmiştir.
İlkenin yerini çıkar aldığında, dün yanlış olan bugün doğru; dün doğru olan bugün yanlış ilan edilebilir.
Toplumsal çürümenin tehlikesi tam da burada ortaya çıkar:
İnsanlar neyin doğru olduğunu değil, hangi tutumun kendilerine ne kazandıracağını düşünmeye başlar.
Fakat bütün bunları anlatırken başka bir gerçeği de unutmamak gerekir.
Bu ülke yalnızca çürümeyi seyredenlerden ibaret değildir.
Haksızlık karşısında ses çıkaranlar, emperyalizme karşı duranlar, kamusal değerleri savunanlar, yolsuzluğa ve ranta karşı mücadele edenler, güçsüzün yanında yer alanlar da vardır.
Bazen birbirlerini hiç tanımadan aynı meydanda yan yana gelen insanlar…
Aralarında akrabalık yoktur.
Çıkar ilişkisi yoktur.
Birbirlerinden bekledikleri bir şey yoktur.
Ama aynı itirazın içinde buluşurlar.
Çünkü insanın içinde, bütün bu düzenin aşındıramadığı bir değer vardır:
Vicdan.
Fakat vicdan yalnızca kötülük karşısında üzülmek değildir.
Haksızlığın karşısında durmayı göze almaktır.
Bu Toprakların Bir Devrimci Mirası Var
Bizim bu topraklarda yalnızca çürümenin değil, çürümeye karşı direnişin de bir tarihi var.
Örgütlemeyi hayatının merkezine koyan, ülkenin dört bir yanında insanlara ulaşan, mücadeleyi yalnızca konuşmakla değil insanları yan yana getirerek büyütmek gerektiğini gösteren Mehmet Bedri Gültekinler var.
Özel okulların devletleştirilmesi mücadelesinin en ön saflarında yürüyen, bağımsızlığı ve kamusal değerleri savunmayı bir siyasal tercih olmanın ötesinde ülkenin geleceğine karşı sorumluluk olarak gören Hasan Yalçınlar var.
Emperyalizme ve sömürüye karşı mücadeleyi yalnızca sözle değil, hayatıyla savunan; bağımsızlık ve emek mücadelesinin içinde bedel ödemekten kaçınmayan Kamil Dedeler var.
Onların ortaklaştığı yerde önemli bir gerçek duruyor:
Mücadele, insanın hayatının dışında bir şey değildir.
Örgütlenmek yalnızca bir siyasi görev değildir. İnsanlara ulaşmak, onların derdini dinlemek, haksızlığa uğrayanın yanında durmak, gerektiğinde kendi rahatından vazgeçmek ve bütün bunları ortak bir iradeye dönüştürmektir.
Onların bıraktığı miras, rahatına bakmanın değil sorumluluk almanın mirasıdır.
Susmanın değil sözünü söylemenin.
Seyretmenin değil müdahale etmenin.
Kendi hayatını kurtarmanın değil, ülkenin ve toplumun geleceği için sorumluluk üstlenmenin.
Bugün bu mirası hatırlamak, geçmişe bakıp nostalji yapmak değildir.
Tam tersine, bugünün karanlığı karşısında nasıl bir insan olmamız gerektiğini yeniden sormaktır.
Çünkü mücadele geleneği, yalnızca geçmişte yaşamış insanların hatırası değildir.
Bugün ne yapacağımızı belirleyen bir sorumluluktur.
Bu nedenle “Toplum çürüdü” deyip geçemeyiz.
Çünkü çürümenin karşısında direnenler de vardır.
Mesele yalnızca temiz kalmak değildir.
Bazen temiz kalabilmek için mücadele etmek gerekir.
Hırsızlık karşısında susmak, hırsızlığın düzenine alan açar.
Haksızlık karşısında susmak, haksızlığın kalıcılaşmasına yardım eder.
Zulüm karşısında susmak, toplumun direnme gücünü zayıflatır.
Bu yüzden asıl soru şudur:
Bütün bunlar olurken insan ne yapacaktır?
Kendi hayatına kapanıp başına gelmeyen her şeyi görmezden mi gelecektir?
Yoksa başkasının yaşadığı haksızlığın bir gün kendi kapısını da çalabileceğini bilerek dayanışmanın ve ortak sorumluluğun parçası mı olacaktır?
Çünkü insanı insan yapan yalnızca kendi hayatını kurtarması değildir.
Başkasının acısını görebilmesidir.
Haksızlık karşısında ses çıkarabilmesidir.
Güçsüzün yanında durabilmesidir.
Kendi çıkarı ile doğru bildiği şey arasında tercih yapmak zorunda kaldığında, insan onurunu koruyabilmesidir.
Bugün bize sürekli yalnız olduğumuz söyleniyor.
Herkes kendi borcunu düşünsün, kendi çocuğunu kurtarsın, kendi geleceğini garanti altına almaya çalışsın…
Oysa hiçbir insan yalnız yaşamıyor.
Aldığımız kararlar, verdiğimiz mücadeleler ve sessiz kaldığımız haksızlıklar yalnızca bizi değil, içinde yaşadığımız toplumu da şekillendiriyor.
Bu nedenle çürüme kader değildir.
Yoksulluk kader değildir.
Adaletsizlik kader değildir.
İnsanın yalnızlaştırılması da kader değildir.
Toplumların nasıl yaşayacağı, hangi değerleri savunacağı ve hangi koşullara razı olacağı insanların ortak tutumlarıyla değişebilir.
Bir insan haksızlık karşısında sesini yükseltir.
Bir başkası onun yanında durur.
Bir başkası haksızlığa uğrayanın elini tutar.
Bir başkası bulunduğu yerde itiraz eder.
Sonra bu insanlar birbirini bulur, yan yana gelir.
Tek tek yükselen sesler ortak bir itiraza dönüşür.
Öfke örgütlenir, dayanışma büyür, insanlar ortak bir irade etrafında birleşir.
Mücadele de tam burada başlar: İnsan kendisine dayatılan suskunluğu kabul etmediği anda.
Bütün çürümenin içinde insan kalmak, yalnızca iyi bir insan olmaya çalışmak değildir.
Haksızlığa karşı tavır almak, başkasının acısını hissetmek, çıkar ve menfaatleri için yaşayanlara karşı ses yükseltmek cesur olmaktır.
Belki de bugün en zor, ama en gerekli şey budur:
İnsanlığın çöktüğü yerde örgütlenmek.
Yan yana gelmek.
Ortak bir irade kurmak.
Ve insanlığın yeniden ayağa kalkması için mücadele etmek.