Bazı insanlar yaşadıkları hayatla, bazıları söyledikleri sözlerle, bazıları da arkalarında bıraktıkları mirasla anlatılır. Bir de hayatını bir mücadeleye adayan, geride bıraktığı anılarla insanın yüreğine dokunan ve aradan zaman geçse de öğrettikleriyle yaşamaya devam eden insanlar vardır.
Bizim için o yalnızca Mehmet Bedri Gültekin değildi; Bedri Abi’ydi. Bedri Abi için hayatın her alanında parti, örgütlenme ve devrimci mücadele vardı. Bizim yorucu bulduğumuz yolculuklar, toplantılar, bitmek bilmeyen çalışmalar onun için hayatın en anlamlı zamanlarıydı. Biz yoruluyorduk belki ama o, yoldaşlarıyla birlikte olduğu her anın mutluluğunu yaşıyordu.
Dışarıdan bakıldığında sert bir insandı. Kararlıydı, tavizsizdi, sözünü hiç sakınmazdı. Ama onu yakından tanıyanlar, bu sertliğin altında ne kadar ince, duyarlı ve sıcak bir insan olduğunu bilirdi. Arkadaşlarıyla birlikte olmak, örgütü büyütmek, bir insanı daha mücadeleye kazanmak onun hayatının en büyük mutluluklarıydı.
Gaziantep’e gelmeden günler önce hazırlıklar başlardı. Tarih belirlenir, parti üyeleri ve yöneticileriyle toplantılar planlanır, dost ziyaretleri yapılırdı. Günün sonunda arkadaşlarımızla birlikte değerlendirme yapılır, sabah olduğunda ise Bedri Abi yeniden yollara düşerdi. Bir şehirden diğerine, bir toplantıdan başka bir toplantıya, bir yoldaşının yanından diğerine…
Hiç yorulmazdı. Sanki önünde bitirilmesi gereken işler değil, ulaşılması gereken insanlar vardı.
Onun için örgütlenme, yalnızca bir toplantı yapmak ya da bir karar almak değildi. İnsanlara ulaşmaktı. Anlatmaktı. İkna etmekti. Bir insanın yüreğine ve aklına dokunabilmekti. Görüştüğü insanlar farklı düşüncelere sahip olsa da onları sonuna kadar dinler, doğru bulduğu düşünceleri paylaşır, yanlış gördüklerini tartışarak düzeltmeye çalışırdı. Bir insanı kazanmak için kilometrelerce yol gitmekten çekinmezdi.
Bedri Abi’nin büyüklüğü, kaç kişiye hitap ettiğinde değil, bir tek insanı kazanmak için ne kadar emek harcadığında saklıydı.
Ergenekon sürecinden çıktıktan sonra seçim çalışmaları için Gaziantep’te uzun süre kaldığı bir dönem vardı. Çok kapsamlı bir propaganda planı hazırlamıştı. Şehrin dört bir yanında anonslu araçlar dolaşacak, binlerce bildiri dağıtılacak, canlı yayınlar yapılacak, propaganda masaları açılacaktı. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Ne yapılacağı, nasıl yapılacağı, hangi olanakların kullanılacağı belliydi.
Plansız, programsız hiçbir işe girişmezdi. Bir hedef konulmuşsa o hedefe ulaşmak için hangi adımların atılacağını da bilmek gerekirdi.
Bir gün yine böyle bir toplantıda seçim hedeflerimizi belirliyorduk. Ben, kendi gücümüze ve olanaklarımıza bakarak karamsar bir tablo çizdim. Yapılacak işlerin gücümüzü aştığını düşündüğümü söyledim. Belki de yetersizliklerimizi dile getirmeyi gerçekçilik sanıyordum.
Toplantı bitti. Eve dönerken Bedri Abi, bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini anlattı. Sözleri yalnızca o günkü toplantıya ilişkin değildi; yıllarca aklımda taşıyacağım bir yöneticilik dersiydi. Bir yöneticinin sorumluluğunu, arkadaşlarına karşı tutumunu ve zorluklar karşısında nasıl davranması gerektiğini anlatıyordu.
Parti, Gaziantep’te ilk kez böylesine kapsamlı bir seçim kampanyası yürütmeye hazırlanıyordu. Dört küçük, bir de büyük otobüs olmak üzere beş seçim otobüsünü sahaya çıkarmayı başarmıştık. O günün koşullarında bu, bizim için önemli bir adımdı.
Aradan birkaç yıl geçti. Yine bir seçim dönemiydi. Bir kampanya sırasında yine gücümüzün buna yetmeyeceğini, böyle bir çalışmanın başarıya ulaşamayacağını söyledim.
Bu kez Bedri Abi daha sert konuştu.
Bir yöneticinin, üyelerinin yanında karamsarlık yayamayacağını, insanlarda umutsuzluk yaratamayacağını söyledi. Ardından, bir iddiamız olmayacaksa seçime girmenin vee siyaset bir anlamı olmadığını dile getirdi.
O sözlerin arkasında basit bir iyimserlik yoktu. Gerçekleri görmezden gelmek de yoktu. O, eksikliklerimizi bilerek yola çıkmamız gerektiğini anlatıyordu. Gücümüzün sınırlı olması, hedeflerimizden vazgeçmemizin gerekçesi olamazdı. Örgüt dediğin, sahip olduğu güçle yetinmek için değil, o gücü büyütmek için vardı.
Bedri Abi’nin yöneticilik anlayışında umutsuzluğa yer yoktu. Çünkü o, umudun kendiliğinden ortaya çıkmayacağını biliyordu. Umut; çalışarak, örgütlenerek, sorumluluk alarak ve insanları harekete geçirerek yaratılırdı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o konuşmaların yalnızca birer uyarı olmadığını daha iyi anlıyorum. O, bir yöneticinin nasıl düşünmesi, nasıl davranması ve arkadaşlarına karşı nasıl bir sorumluluk taşıması gerektiğini öğretiyordu.
Bedri Abi’nin hayatında gösterişe, lükse, kendini başkalarından üstün görmeye asla yer yoktu.
Yaptığı her işi, harcadığı her kuruşu not ederdi. Hesapsız kitapsız iş yapmaz, hesabını veremeyeceği hiçbir işin altına elini sokmazdı. Onun için örgüt yöneticiliği, yalnızca talimat vermek ya da karar almak değildi. Her kuruşun, her emeğin hesabını verebilmekti.
Birinin evinde misafir olduğunda erkenden yatar, sabah erkenden kalkardı. Ev sahibini rahatsız etmemeye özen gösterir, çayını kendisi alır, kendi işini kendi görürdü. Mütevazılık onun için sergilenecek bir davranış değil, hayatın doğal bir parçasıydı.
Randevularına bir dakika bile geç kaldığını hatırlamıyorum. İnsanların zamanına, emeğine ve varlığına duyduğu saygı, hayatının en sıradan görünen ayrıntılarında bile kendini gösterirdi.
Bir seçim kampanyasını planlarken gösterdiği titizlikle bir arkadaşının evinde misafir olurken gösterdiği özen, aynı karakterin iki ayrı yüzüydü.
Bedri Abi’nin hayatında kolaylık diye bir şey yoktu. Ama zorluklar karşısında geri çekilmek de yoktu.
Darbe dönemlerinin sıkıyönetim koşullarında yaşanan işkenceler, baskılar, cezaevi yılları… Bütün bunlar onun mücadele inancını geriletmedi. Doğru bildiğini, bedeli ne olursa olsun savunmaya devam etti.
Üstelik bütün bunları bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmedi.
Uzun yıllar birlikte zaman geçirmemize rağmen geçmişte yaşadıklarını kendiini övmeyi sevmezdi. Bir gün o dönemleri sorduğumda, o günlerde bunları yaşamak gerektiğini, yaşadıklarını ve bugün de mücadele etmeye devam ettiklerini söyledi.
Cezaevinde yatmayı, işkence görmeyi, acı çekmeyi bir marifet saymıyordu. Bunları başkalarından üstün olmanın gerekçesi olarak görmüyor, mücadelenin bedellerini bir övünme aracına dönüştürmüyordu. Çünkü onun gözünde mesele, geçmişte neler yaşandığını anlatmak değil, bugün ne yapılması gerektiğiydi.
Bana göre onun karakterini anlatan en önemli özelliklerden biri buydu. İnsanın cesareti, yalnızca tehlikenin üzerine yürürken değil, kendi yaşadıklarını bir üstünlük aracına dönüştürmeyi reddederken de ortaya çıkar.
Bedri Abi, doğru bildiğini savunurken son derece cesur, çalışırken yorulmak bilmeyen, insanlarla ilişkilerinde ise son derece alçak gönüllüydü. Onu büyük yapan şeylerden biri, bu özelliklerin hiçbirini kendisi için bir ayrıcalığa dönüştürmemesiydi.
Türkiye’de örgütçülük ve örgütlenme denildiğinde benim aklıma ilk gelecek isim Mehmet Bedri Gültekin’dir.
Çünkü örgütçülük, yalnızca insanları bir araya getirmek değildir. Onlarla birlikte yürümektir. Bir kişinin bile kazanılmasını önemsemektir. Bir işin nasıl yapılacağını düşünmek kadar, o işi kiminle ve hangi olanaklarla yapacağını da bilmektir. Başarısızlık ihtimalini görmek ama bu ihtimalin arkasına saklanmamaktır.
Bedri Abi, örgütlenmenin hem düşünsel hem de pratik sorumluluğunu taşıyan bir insandı. Bir yandan en ince ayrıntısına kadar plan yapar, diğer yandan o planı hayata geçirmek için kendisi de koşardı. Bir toplantıda alınan kararın ertesi gün unutulmasına razı olmazdı. Bir hedef belirlenmişse onun için çalışılmasını isterdi.
Onunla geçirdiğimiz zamanlar bize büyük bir miras bıraktı. Toplantılar, seçim çalışmaları, yolculuklar, sohbetler… Hepsi birer anıya dönüştü. Ama o anıların içinde yalnızca geçmişe ait görüntüler yok; bugün de yolumuzu aydınlatan dersler var.
Bir yöneticinin karamsarlığa kapılmaması gerektiğini anlatan sözleri hâlâ hafızamda. Gösterişten uzak durması, harcadığı her kuruşun hesabını tutması hâlâ gözümün önünde. Bir insanı kazanmak için kilometrelerce yol gitmesi, bütün yorgunluğuna rağmen yeniden yola çıkması, bana örgütlenmenin ne anlama geldiğini hatırlatıyor.
Ve bütün bunların ortasında, sert görünümünün ardındaki o sıcak insan duruyor.
Bedri Abi’yi özlemek yetmiyor. Onun bize bıraktığı mirası anlamak, o mirasın sorumluluğunu taşımak gerekiyor.
Mehmet Bedri Gültekin, yarım asrı aşan siyasi mücadelesinin ardından ağır siyasal kırılmaların ve ihanetlerin yükünü de taşıdı. Buna rağmen durmadı. Koşmaya, çalışmaya, insanlara ulaşmaya devam etti.
Belki de en çok burada anlam kazanıyor onun hayatı.
Çünkü insanın inandığı şeyler uğruna yola çıkması kadar, ağır darbeler aldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmesi de önemlidir. Umudunu korumak kadar, umudun zayıfladığı zamanlarda bile sorumluluklarını yerine getirmek de önemlidir.
Bedri Abi, bütün bunları yaşayarak gösterdi.
Şimdi onun ardından geriye bakarken, bıraktığı mirasın ağırlığını daha fazla hissediyorum. Bir insanın aramızdan ayrılmasıyla bazı sorumluluklar ortadan kalkmıyor. Tam tersine, o insanın yokluğunda daha fazla sorumluluk taşımak gerektiğini anlıyorsunuz.
Onun yıllarca taşıdığı bayrağı daha yukarıya taşımak için bugün daha fazla çaba göstermemiz gerektiğini biliyoruz. Eksiklerimiz var, aşmamız gereken güçlükler var, önümüzde uzun bir yol var. Ama onun hayatından öğrendiğimiz bir şey varsa o da yolun zorluğunun yürümekten vazgeçmek için gerekçe olamayacağıdır.
Bir tek insanı kazanmak için çıkılan yollar, sabahlara kadar süren çalışmalar, en zor zamanlarda bile vazgeçilmeyen bir inanç… Ve bütün bunların sonunda geride kalanlara bırakılan büyük bir miras.
Benim aklımda o, bir gün yine Gaziantep’e gelecekmiş gibi duruyor. Yine bir toplantının tarihini belirleyecek, yapılacak işleri tek tek sıralayacak, birimizin karamsarlığına itiraz edecek. Sonra belki birlikte arabaya bineceğiz. Bir şeyler anlatacak, bir şeyler öğretecek. Ertesi sabah erkenden kalkıp başka bir şehrin yolunu tutacak.
Onun bıraktığı mirasın sorumluluğunu daha fazla hissediyorum. O bayrağı yukarı taşımak için inat ediyorum. Çünkü biliyorum ki onun gibi insanların hayatı, yalnızca hatırlanmak için yaşanmadı.
Bazı hayatlar bir mücadeleye adanır. O hayatlar sona erdiğinde geride yalnızca anılar değil, devam ettirilmesi gereken bir sorumluluk kalır.
Mehmet Bedri Gültekin’in bize bıraktığı miras da budur.
O bayrağı daha yukarı taşımak için yürümeye devam edeceğiz.