Doğan Avcıoğlu’nun doğumunun yüzüncü yılında, onun düşüncelerinin Türkiye’de yeniden yoğun biçimde tartışılmaya başlanması tesadüf değildir. Aradan geçen onca yıla rağmen Avcıoğlu’nun eserlerinin yeniden okunması, yalnızca tarihsel bir anma duygusundan değil; Türkiye’de sosyalizm tartışmasının yeniden kendi tarihsel ve toplumsal temellerine dönme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de sosyalizm tartışmaları son yıllarda dikkat çekici bir dönüşüm yaşıyor. Uzun süre yalnızca akademik çevrelerin ve dar politik kadroların gündeminde kalan bazı düşünürler yeniden geniş bir ilgiyle okunmaya başladı. Bu isimlerin başında kuşkusuz Doğan Avcıoğlu geliyor. Bu ilgi yalnızca geçmişe dönük bir entelektüel meraktan ibaret değildir. Aslında Türkiye’de sosyalizm tartışmasının içine girdiği teorik çıkmazın bir yansımasıdır.
AVRUPA MERKEZLİ ŞEMALAR VE SINIF İNDİRGEMECİLİĞİ
Uzun yıllar boyunca sosyalizm tartışmaları büyük ölçüde Avrupa merkezli teorik şemaların gölgesi altında yürütüldü. Avrupa’nın sanayi kapitalizmi içinde oluşmuş sınıf yapıları ve devrim modelleri çoğu zaman evrensel ve değişmez doğrular gibi ele alındı.
Oysa Türkiye’nin tarihsel gelişimi bu modelden oldukça farklıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü, emperyalist müdahaleler, yarı-sömürge ilişkiler ve devlet öncülüğünde gerçekleşen modernleşme süreci, Türkiye’nin toplumsal yapısını Avrupa’dan farklı bir biçimde şekillendirmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de devrim meselesi yalnızca üretim ilişkilerindeki sınıf konumlarına indirgenerek açıklanamaz. Ancak uzun yıllar boyunca bu farklılık çoğu zaman göz ardı edildi. Devrim stratejisi neredeyse mekanik bir biçimde “işçi sınıfının öncü partisi” formülüne indirgenirken, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal özgüllükleri ikinci plana itildi.
Bu yaklaşım zamanla bir tür sınıf indirgemeciliğine dönüşmeye başladı. Tarihsel materyalizmin özü olan somut koşulların somut analizi yerini hazır şemaların tekrarına bıraktı.
İşte Doğan Avcıoğlu’nun yeniden okunmasının arkasındaki önemli nedenlerden biri tam da bu durumdur. Avcıoğlu, Türkiye’nin tarihsel gelişimini Avrupa merkezli kalıpların dışında anlamaya çalışan az sayıdaki düşünürden biriydi.
CUMHURİYET DEVRİMİ VE TÜRKİYE’NİN ÖZGÜN TARİHSEL YOLU
Avcıoğlu için Türkiye’de devrim meselesi yalnızca üretim ilişkilerindeki sınıf konumlarıyla açıklanabilecek bir süreç değildi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte devletin oynadığı rol, emperyalist bağımlılık ilişkileri ve ulusal kalkınma meselesi bu tartışmanın ayrılmaz parçalarıydı.
Bu nedenle Avcıoğlu’nun analizlerinde Cumhuriyet devrimi özel bir yere sahiptir. Cumhuriyet yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda emperyalist bağımlılığa karşı ulusal egemenliği kuran ve toplumsal yapıyı dönüştüren büyük bir tarihsel hamleydi.
Ancak bu devrim tamamlanmış bir süreç değildi. Ekonomik bağımsızlık ve toplumsal eşitlik hedefleri büyük ölçüde yarım kaldı. Bu nedenle Cumhuriyet devriminin ilerici mirası ile sosyalizm arasındaki ilişki, Türkiye’de devrim tartışmasının merkezinde yer almaya devam etti.
Avcıoğlu’nun yaklaşımı bu noktada belirginleşir. Ona göre Türkiye’nin kalkınma sorunu çözülemeden, emperyalist bağımlılık ilişkileri kırılmadan ve üretim yapısı dönüştürülmeden gerçek bir toplumsal ilerleme mümkün değildir. Bu nedenle sosyalizm, Türkiye’nin tarihsel gelişimi içinde kaçınılmaz bir yönelim olarak ortaya çıkar.
“ASKERİ KALKIŞMA” ELEŞTİRİSİ VE DEVRİM STRATEJİSİ
Avcıoğlu’nun devrim stratejisine yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri, onun devrimci yöntemi “ilerici bir askeri kalkışma”ya dayandırdığı iddiasıdır. Bu eleştiri çoğu zaman onun düşüncesini indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırır.
Gerçekten de Avcıoğlu’nun yazılarında devlet içindeki ilerici kadroların rolüne vurgu vardır. Ancak bu vurgu, devrimi yalnızca askeri bir müdahaleye indirgemek anlamına gelmez.
Avcıoğlu’nun analizleri dikkatle incelendiğinde görüleceği gibi, onun temel meselesi Türkiye’deki tarihsel güç dengelerinin analizidir.
Türkiye’de modernleşme ve sanayileşme süreci Avrupa’daki gibi burjuvazinin toplumsal devrimleriyle değil, büyük ölçüde devlet merkezli reformlarla gerçekleşmiştir. Cumhuriyet devrimi bunun en açık örneğidir.
Dolayısıyla Avcıoğlu’nun devrim stratejisi, çoğu zaman iddia edildiği gibi işçi sınıfını dışlayan bir model değildir. Onun önerdiği yaklaşım, işçi sınıfını da içeren geniş bir anti-emperyalist ve kalkınmacı toplumsal ittifaka dayanır.
Bu nedenle Avcıoğlu’nun sosyalizm anlayışını basitçe “devlet kapitalizmi” olarak nitelemek, onun düşüncesinin tarihsel bağlamını göz ardı etmek anlamına gelir.
GENÇ KUŞAKLARIN AVCIOĞLU’NA YÖNELİŞİ
Bugün Avcıoğlu’nun fikirlerinin yeniden popülerleşmesi büyük ölçüde bu tarihsel ve teorik arayışla ilgilidir. Türkiye’de sosyalizmin yalnızca Avrupa merkezli şemalarla açıklanamayacağı düşüncesi giderek daha geniş kesimlerde kabul görmektedir.
Aynı zamanda sosyalizm fikrinin Cumhuriyet devriminin ilerici mirasıyla nasıl birleşeceği sorusu da yeniden gündeme gelmektedir.
Genç kuşaklar arasında Avcıoğlu’na yönelen ilginin ardında büyük ölçüde bu arayış vardır. Uzun yıllar boyunca sol düşünceyi belirleyen şabloncu yaklaşımlara duyulan tepki ve Türkiye’nin tarihsel gerçekliğini merkeze alan yeni bir sosyalizm arayışı, Avcıoğlu’nun eserlerine yönelik ilgiyi artırmaktadır. Başka bir ifadeyle Avcıoğlu’na yönelen ilgi yalnızca bir düşünürün yeniden keşfedilmesi değildir. Aynı zamanda Kemalizm ile sosyalizmin nasıl buluşabileceğine dair güçlü bir entelektüel arayışın ifadesidir.
AVCIOĞLU’NUN POPÜLERLİĞİNİ SAHİPLENME ÇABASI
Ancak bu ilginin yarattığı yeni durum aynı zamanda önemli bir çelişkiyi de ortaya çıkarmaktadır. Doğan Avcıoğlu’nun düşüncesi uzun yıllar boyunca bazı sol çevreler tarafından sert biçimde eleştirilmiş, onun Türkiye’ye özgü devrim analizi çoğu zaman küçümsenmiştir.
Bugün ise aynı çevrelerin Avcıoğlu’nun yeniden popülerleşmesinden farklı bir biçimde yararlanmaya çalıştıkları görülmektedir.
Büyümekte olan bu ilginin, özellikle son yıllarda güç kazanan sol-Kemalist düşünsel eğilimi kendi etkisi altına alacak biçimde yorumlanması dikkat çekicidir. Bu yorumlarda Avcıoğlu’nun düşüncesi, Türkiye’ye özgü devrim analizinin içeriğinden koparılarak klasik sınıf teorilerinin içine yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu durum paradoksal bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Avcıoğlu’nu yeniden okumaya yönelen genç kuşakların önemli bir kısmı tam da bu ortodoks ve şabloncu solculuktan duydukları rahatsızlık nedeniyle onun eserlerine yönelmektedir.
Dolayısıyla Avcıoğlu’nun popülerliğini, onun açtığı teorik sorularla yüzleşmeden yalnızca mevcut siyasal hatları güçlendirecek bir araç hâline getirmeye çalışmak, bu düşüncenin tarihsel içeriğini görünmez kılma riskini taşımaktadır.
SONUÇ: TÜRKİYE’DE SOSYALİZMİN TARİHSEL SORUSU
Bugün Türkiye’de sosyalizm tartışması yeniden Avcıoğlu’nun açtığı temel soruya dönmektedir: Türkiye’nin tarihsel gerçekliğine dayanan özgün bir devrim yolu mümkün müdür?
Cumhuriyet devriminin ilerici mirasını reddeden değil; onu aşarak ve derinleştirerek yeniden yorumlayan bir perspektif, Türkiye’de sosyalizmin gerçek toplumsal zemini olabilir.
Belki de tam bu nedenle Avcıoğlu’nun düşüncesi bugün yeniden önem kazanmaktadır. Çünkü o, Türkiye’de sosyalizm ile Cumhuriyet devriminin ilerici mirası arasında teorik bir köprü kurmaya çalışan ilk düşünürlerden biridir.
Ve bugün Türkiye’de sosyalizm tartışması yeniden bu köprünün üzerinde durmaktadır.
Artık mesele şudur:
Türkiye’de sosyalizm Avrupa’nın hazır devrim şemalarının mekanik bir kopyası olarak mı kurulacaktır, yoksa bu toplumun tarihsel deneyimlerinden doğan özgün bir devrim yolu mu inşa edilecektir?
Bu soruya verilecek cevap yalnızca teorik bir tercih değil, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini belirleyecek tarihsel bir yönelim olacaktır.