Demokrasi, antik Yunan kökenli bir kavram.
“Demos” halk, “kratos” ise güç, iktidar, otorite demek.
Demokrasi de “halkın iktidarı” demek.
Ancak kimlerin “halk” sayılacağına karar veren, hakim sınıflardır.
Eski Yunanistan’ın şehir devletlerinde, köleler halkın içinde değildir.
Kadınlar da halkın içinde değildir.
Öte yandan, o şehir devletinde doğmamış olanlar da o şehrin halkından sayılmazlar.
Kadınların dışlanması ile şehir nüfusunun yarısı, sadece cinsiyetleri sebebiyle dışlanmaktadır.
Her ailede birkaç köle olduğunu, kimi aristokratların ev, tarla ve diğer işlerini yapan, cariyeleri olan yüzlerce kölesi olduğunu da hatırlayalım.
Şehir nüfusunun yarıdan fazlası köledir, bunların da oy hakları yoktur.
Özgür vatandaşlar olmalarına rağmen o şehre başka yerden gelip yerleşmiş olanlar da seçme hakkına sahip değiller.
Böylece şehir nüfuslarının üçte ikisi, hatta dörtte üçü ‘demokrasinin’ sağladığı seçme olanağına sahip değildir.
Oy verebilme hakkı olanlar ise, sadece o şehrin yerlisi özgür erkeklerdir.
Ancak oy hakları olmasına rağmen, adaylık bu kesim için de sınırlıdır.
Senatoya seçilmeleri, bürokraside görev alabilmeleri, elit ve varlıklı olmaları halinde mümkündür.
Kapitalizm Çağında Demokrasi
Kapitalizm çağındaki ‘demokrasilerde’ ise, “seçme ve seçilme”, kağıt üzerinde “her vatandaşın hakkıdır”.
Ancak bazı hakların yasalarla herkese tanınmış olması, herkesin bu hakları kullanabileceği, bu haklara ulaşabileceği anlamına gelmez.
Kimlerin belediye başkanı, milletvekili olacağını belirleyen tekellerdir, burjuvazidir.
Öyle ki, o dönemi yaşayanlar hatırlayacaklardır; 80’li ve 90’lı yıllarında, seçim öncesinde partiler TÜSİAD’ın önünde sırayla sınava girerlerdi. TÜSİAD, hangi partinin beklentilerine en uygun olduğunu, onları dinleyerek ve sorularıyla karar verirdi.
Seçim yasaları, seçim barajları, partilerin program ve tüzükleri, ancak varlıklılara sıçrayabilme hakkı vermektedir.
Emekçi kesimler ise, sahibi olduğunu sandıkları haklara, kedinin ciğere bakması gibi ve uzaktan bakabiliyorlar ancak.
Sonuç olarak toplumun, sınıfların nasıl yaşayacağına karar verilen yerler, parlamento ve mahalli idare yöneticilikleri, toplumun ancak yüzde beşinin ulaşabildiği yerlerdir. Bu makamlar yüzde beşlik kesimin aralarında çevirdiği top sahasıdır.
Yüzde doksan beşini oluşturan emekçi sınıf ve tabakaların ise, birbirine benzeyen adaylar arasında seçim yapabilme, tribünlerden izleyebilme ve tezahürat yapabilme hakları vardır.
Bunun adı demokrasidir.
Türkiye’de “çok partili demokrasi” denilen 1947 sonrasındaki dönemde, parlamentoda ve belediye başkanlıklarında, emekçi karakterini korumuş, sınıf atlamamış işçi ve köylünün olamayışı, bu sebepledir.
Atatürk’e Göre Halkçılık mı Demokrasi mi?
Atatürk’ün yaşamında “demokrasi” görülmez.
Konuşmalarında geçmez, bu kavramı önermez.
“Demokrasi getirmek” diye bir amacı yoktur.
Atatürk “halkçı”dır.
Her görevde, her hedefte halk esastır, millet esastır.
Atatürk’ün “millet” tarifi bizzat “halkın kendisidir, emekçilerdir” zaten.
Atatürk ideolojisinin 6 temel ilkesinden, 6 Ok’tan biri, bu yüzden demokrasi değil “Hakçılık’tır”.
1927 yılında CHP’nin Program ve Tüzüğündeki dört temel görüşünden biri de Halkçılık’tır, “demokrasi” değildir. Diğerleri ise Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Milliyetçiliktir.
1937 yılında da Devletçilik ve Devrimcilik kavramları ile birlikte 6 temel hedef, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal “temel nitelikleridir”.
Anayasa’daki 6 Ok’tan biri, yine “demokrasi” değildir, “Halkçılık”tır.
Amasya Genelgesi’nden başlayarak Cumhuriyetin ilanına kadar geçen bütün kongre ve toplantılarda “demokrasi getirmekten” söz etmez Atatürk. “Milli irade”, yani “milletin egemenliği” kurulacaktır. Amaç budur.
Hem Erzurum ve hem Sivas Kongre’sinin kararlarından biri, “Milli iradeyi hakim kılmanın temel esas” olduğudur.
Bu iradeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin amacında da görüyoruz. TBMM’nin kuruluş yasasında ve Genel Kurul Salonunda “demokrasi temel amacımızdır” yazmaz. “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazar. Yani hakimiyet halkındır, halkın olmasıdır amaç, der.
Erzurum ve Sivas Kongresinde de, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında da “milli iradenin” egemen kılınması ile amaç, halkın egemenliğinin kurulmasıdır.
Yani amaç halkçılıktır. Emekçi sınıf ve tabakaların iktidarıdır amaç.
Atatürk’ün 1 Mart 1922’de TBMM konuşmasında söyledikleri, neden emperyalist dünyanın “demokrasi” kavramını kullanmadığını, neden “Halkçılığı” tercih ettiğini açıkça anlatmaktadır.
Şöyle diyor Atatürk;
“Milletimiz çok büyük acılar, mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.”
“Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve lâyık olan köylüdür. Diyebilirim ki, bugünkü felâket ve yoksulluğun tek sebebi bu gerçeği görememiş olmamızdır…”
Atatürk devrimini özetleyen tarihi sözler.
Ne diyor; Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, bizi bu topraklardan sürüp atarlardı. Hatta dünya yüzünde bulunmayacaktık. Varlığımızın sebebi saltanat, hilafet, İngilizler, tarikatlar, şunlar bunlar değil, bizzat çiftçilerdir diyor. Bu çiftçiler ki, sadece bizi doyurmak, beslemekle kalmadılar, savaş zamanı elde kılıç ülkeyi kurtardılar.
Ve devamında söyledikleri de çok çarpıcı; “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür.”
Dikkat ederseniz, yaygın kanaatin aksine “milletin efendisi köylüdür” demiyor.
“Gerçek üretici olan köylüdür” diyor.
Arada büyük fark var.
Çok keskin bir ayrım var sözler arasında.
Zira toprak ağası da köylüdür, aşiret reisi de. Kesin bir dille, bunları dışarıda tutuyor. Tarlayı süren, hayvanı besleyen, yani bizzat üreten emekçi köylüyü işaret ediyor.
Atatürk’ün halkçılığı da budur zaten.
Üreticiyi, emekçiyi, millete baş tacı yapma idealidir.
Oysa demokraside ağa marabayı, gerçek üreticiyi çizmeleri altında ezmiş, meclise yaklaştırmamıştır bile.
“Demokrasi”, Atatürk’ün hakçılık ideali ile milli iradenin hakimi yapmak istediği “gerçek üreticileri”, yani emekçi sınıf ve tabakaları, iktidar koltuklarından uzat tutmanın adıdır.
Cumhuriyetin, Atatürk’ün dünyasında demokrasi, ağa zulmüdür, halkçılık ise köylünün efendi yapılması.
Atatürk’ün yolundan gidiyorsak eğer, demokrasiye değil, halkçılığa bel bağlamak, 6 Oka sarılmak gerek.
* Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Yarınlar’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.