Avrupa’nın başkentlerinde ortalık sırayla karışıyor. Bu kez Polonya karıştı. Avrupa Komisyonu’nun gözdesi liberal hükümetler, kendi ülkelerinde darbeye eş değer adımlar attığında mazur görülüyor. Hukuksuzluk göz ardı ediliyor. Ortada açık bir çifte standart var. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin Anayasa Mahkemesine girişi sırasında yargıçlar, güvenlik görevlileri ve polisle karşı karşıya geldiği görüntüler, Varşova’daki hukuk kavgasının açık bir devlet krizine dönüştüğünü gösterdi. Donald Tusk hükümeti yapılanları “hukuk devletini yeniden kurmak” diye savunuyor. Fakat anayasal bir organın yönetimini tartışmalı kararlar ve polis gücüyle değiştirmek, hukukun onarılmasından çok liberal bir iktidar operasyonunu andırıyor. Hukuk ve Adalet Partisi’nin geçmişteki müdahaleleri bu operasyonun gerekçesini açıklayabilir; ancak ona meşruiyet kazandıramaz.
Brüksel’in Dostuna Başka, Rakibine Başka Hukuk
Avrupa Birliği’nin yerleşik siyasal düzeniyle uyumlu hükümetler sınırları zorladığında Brüksel çoğu zaman hukuki ayrıntılara sığınıyor veya sessiz kalıyor. Birliğin çizgisinden uzaklaşan hükümetlerin önüne ise yaptırımlar, fon kesintileri, mahkeme kararları ve yoğun siyasal baskı çıkarılıyor.
Fransa bunun yakın örneğidir. 2024 genel seçimlerinde sol ittifak Yeni Halk Cephesi en fazla milletvekilini çıkardığı hâlde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu bloktan bir ismi başbakan atamadı; merkez sağdan Michel Barnier’yi görevlendirdi. İşlem cumhurbaşkanının anayasal yetkisiyle savunuldu, fakat sandıktan çıkan siyasal iradenin çevresinden dolaşıldığı gerçeği değişmedi. Brüksel, Fransa’daki temsil krizine Polonya ve Macaristan’a yönelttiği türden bir tepki göstermedi.
Şimdi benzer bir seçicilik Polonya’da karşımıza çıkıyor. Avrupa Birliği yanlısı Başbakan Donald Tusk’un desteklediği müdahale “hukuk devletinin yeniden kurulması” olarak sunulurken, aynı yöntemleri Brüksel’le sorun yaşayan bir hükümet kullansaydı “otoriterleşme” ve “anayasal darbe” başlıklarının atılacağından kuşku yok.
Anayasa Mahkemesinde İki Ayrı İktidar
Polonya’nın başkenti Varşova, 30 Ekim akşamından itibaren olağanüstü görüntülere sahne oldu. Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, Mahkeme Başkanı Bogdan Święczkowski ile Başkan Yardımcısı Bartłomiej Sochański’nin görevlerine bir ay süreyle ara verildiğini duyurdu. Korwin-Piotrowska, toplam yargıçlık kıdemini dayanak göstererek mahkemenin yönetimini üstlendiğini açıkladı.
Kararın gerekçesi, Święczkowski ile Sochański’nin parlamentonun seçtiği yeni üyelerin görev yapmasını engellemesi, genel kurulu toplayamaması ve mahkemenin karar mekanizmasını felce uğratmasıydı. Uzaklaştırma işleminde, olağan mahkemelerdeki yargıçların geçici olarak görevden çekilmesini düzenleyen bir yasa maddesine dayanıldı.
Fakat söz konusu hükmün Anayasa Mahkemesine uygulanıp uygulanamayacağı ve sıradan bir mahkeme üyesinin başkan ile başkan yardımcısını bu maddeye dayanarak görevden uzaklaştırma yetkisine sahip olup olmadığı kesinleşmiş değil. Święczkowski ve Sochański kararları “yok hükmünde” saydı. Böylece Polonya’nın en önemli anayasal kurumlarından birinde birbirini tanımayan iki ayrı yönetim ortaya çıktı.
Mahkemenin internet sitesinde uzaklaştırma kararları yayımlanırken kurumun sosyal medya hesabından başkan ile yardımcısının görevlerinin başında olduğu duyuruldu. Bir devlet kurumunun internet sitesiyle sosyal medya hesabının bile farklı yönetimlerin elinde bulunduğu bir tablo oluştu.
Korwin-Piotrowska’nın güvenlik riski bildirmesinin ardından polis mahkeme yerleşkesinde konuşlandı. Polis, binaya girmediğini ve çevrede güvenlik önlemi aldığını açıkladı. Ne var ki tartışmalı kararlarla oluşturulan yeni fiilî durumun polis gücüyle korunması, olayın sıradan bir güvenlik tedbiri olmadığını gösteriyor. Hukuki yetkisi henüz kesinleşmemiş bir yönetim, devletin zor aygıtının sağladığı koruma altında kuruma hâkim olurken eski yönetimin binaya erişimi engellendi.
Cumhurbaşkanı Uçağını Geri Çevirdi
Kriz başladığı sırada Senegal’e gitmekte olan Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, uçağını geri çevirerek Varşova’ya döndü. Önce Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński ve görevden uzaklaştırılan mahkeme yöneticileriyle görüştü; ardından gece saatlerinde Anayasa Mahkemesi binasına gitti.
Binanın girişindeki görüntüler, krizin niteliğini bütün açıklamalardan daha açık biçimde ortaya koydu. Cumhurbaşkanı, mahkemenin girişinde yargıçlar ve güvenlik görevlileriyle karşı karşıya geldi; itiş kakışın ardından içeri girebildi. Cumhurbaşkanlığı Nawrocki’nin girişinin engellendiğini, karşı taraf ise cumhurbaşkanının yargıçları iterek ilerlediğini savundu.
Arbedeyi kimin başlattığı tartışılabilir. Fakat görüntünün siyasal anlamı açıktır: Devletin seçilmiş cumhurbaşkanı ile Anayasa Mahkemesinin yeni yönetimi birbirinin yetkisini ve meşruiyetini tanımıyor. Devlet aygıtının farklı bölümleri artık yalnızca hukuku farklı yorumlamıyor; aynı kurumun fiziki denetimi için karşı karşıya geliyor.
Nawrocki yaşananları “anayasal bir devlet organının zorla ele geçirilmesi” olarak nitelendirdi ve parlamentoda temsil edilen siyasal güçleri acil görüşmelere çağırdı. Eski Başbakan Mateusz Morawiecki de Donald Tusk hükümetine karşı güvensizlik önergesi verileceğini ve seçimlere kadar Marek Jurek başkanlığında geçici bir hükümet kurulmasını önerdiklerini açıkladı.
Tank Olmadan da Darbe Olur mu?
Gazeteci Erkin Öncan, mahkemenin girişindeki görüntüleri paylaşırken yaşananları “liberal darbe girişimi” olarak tanımladı ve bunu “medeni kurallara dayalı liberal Avrupa” ideolojisinin bir örneği saydı. Bu niteleme, Polonya’daki olayın özünü kavramak açısından önemlidir.
Paylaşımın altındaki yorumlarda buna karşı bir itiraz da öne çıkıyor: Parlamento tarafından seçilmiş yeni yargıçlar, Cumhurbaşkanı Nawrocki ile eski mahkeme yönetimi tarafından göreve başlatılmadıysa bu yargıçların görevlerini üstlenmesine nasıl “darbe” denilebilir?
Bu itiraz, krizin gerçek bir yönünü gösteriyor. Önceki yönetimin yeni seçilen bazı üyeleri göreve başlatmaması ve mahkemeyi çalışamaz hâle getirmesi savunulamaz. Fakat yeni yargıçların meşru bir göreve başlama talebinin bulunması, mahkeme başkanıyla yardımcısını yetkisi tartışmalı bir kararla uzaklaştırmayı ve polis korumasında yeni bir yönetim kurmayı kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez.
Sorun, yeni yargıçların mahkemede bulunup bulunmamasından ibaret değildir. Asıl sorun; anayasal kurumun yönetimini kimin, hangi açık yetkiye dayanarak ve hangi usulle değiştirdiğidir. Bir tarafın önceki engellemesi, diğer tarafa kendi hukukunu ilan ederek kurumu fiilen ele geçirme yetkisi vermez. “Darbe” tartışması tam da bu noktada doğmaktadır.
Buradaki “darbe” sözcüğü henüz verilmiş bir ceza hukuku hükmü değildir; siyasal bir nitelemedir. Bir anayasal organın yönetimi, tartışmasız ve herkesçe tanınan bir anayasal süreçle değil, hukuki dayanağı ağır biçimde tartışılan bir uzaklaştırma kararıyla değiştiriliyor. Ardından polis gücü yeni yönetimin oluşturduğu fiilî durumu koruyor. Cumhurbaşkanı, yüksek yargı yöneticileri ve muhalefet ise bu yönetimi tanımıyor.
Darbe her zaman tankların parlamentoya yürümesiyle gerçekleşmez. Devlet kurumlarının denetimi, yargısal ve idari kararlar kullanılarak; medya desteği, uluslararası meşruiyet ve güvenlik güçleri eşliğinde de el değiştirebilir. Liberal müdahalenin farkı, zor kullanımını reddetmesi değil, kullanılan zoru “demokrasiyi kurtarma” ve “hukuku yeniden kurma” diliyle görünmez hâle getirmesidir.
Polonya’da yaşanan budur: Hukukun üstünlüğü adına hukukun sınırları zorlanmakta, anayasal düzeni kurtarma adına anayasal kurumun fiilî denetimi değiştirilmektedir. Yıllarca “kurallara dayalı düzen” dersi veren liberal Avrupa, kendi siyasal çizgisiyle uyumlu bir hükümet söz konusu olduğunda kuralları esnetmeye hazır görünmektedir.
Kriz Dün Başlamadı
Bugünkü müdahaleyi yalnızca Tusk hükümetinin son hamlesiyle açıklamak mümkün değil. Polonya’daki Anayasa Mahkemesi kavgası 2015’e uzanıyor.
Hukuk ve Adalet Partisi iktidara geldikten sonra görev süresi dolmamış ya da atama işlemleri tamamlanmış koltuklara yeni isimler seçmeye yöneldi. Yargıçların görev süreleri, atama usulleri ve mahkeme başkanlığının belirlenmesi iktidar mücadelesinin aracına dönüştü. Parti zaman içinde mahkemede çoğunluğu sağladı; kurumun bağımsızlığı hem ülke içinde hem Avrupa kurumlarında ağır biçimde tartışılmaya başlandı.
Hukuk ve Adalet Partisi hükümetinin kürtaj hakkına, LGBTİ+ yurttaşlara ve göçmenlere yönelik gerici politikaları da Brüksel ile çatışmayı büyüttü. Bununla birlikte anlaşmazlık yalnızca temel haklarla ilgili değildi. Polonya Anayasa Mahkemesinin ulusal hukukun Avrupa Birliği hukukundan üstün olduğuna ilişkin kararları, Brüksel’in üye devletler üzerindeki yetkisinin sınırlarını da tartışmaya açtı.
Avrupa Birliği Adalet Divanı, 18 Aralık 2025 tarihli kararında 2015’te üç üyenin ve 2016’da mahkeme başkanının belirlenmesindeki usulsüzlükleri gerekçe göstererek Polonya Anayasa Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olma koşullarını karşılamadığına hükmetti. Dolayısıyla Tusk hükümetinin devraldığı kurumun ciddi bir meşruiyet sorunu bulunduğu gerçektir.
Fakat önceki iktidarın bir kurumu siyasallaştırmış olması, yeni iktidara o kurumu olağanüstü yöntemlerle ele geçirme hakkı vermez. Bir tarafın hukuksuzluğu, karşı tarafın hukuksuzluğunun ruhsatı değildir. PiS’in gerici politikaları da liberal bir iktidar operasyonunu demokratik hâle getirmez.
Tusk’un “Başka Yol Yok” Siyaseti
Donald Tusk 2023’te iktidara geldiğinde Brüksel tarafından Polonya’yı yeniden Avrupa Birliği çizgisine taşıyacak lider olarak karşılandı. Hükümeti, önceki dönemin yargı düzenini değiştirme ve Avrupa Birliği ile ilişkileri onarma sözü verdi.
Bugünkü krizin temelinde, bu hedefe olağan anayasal uzlaşma yoluyla ulaşamayan Tusk yönetiminin fiilî durum yaratma tercihi bulunuyor. Cumhurbaşkanı Nawrocki, parlamentonun 2026’da seçtiği altı yargıçtan üçünün yeminini kabul etmedi. Święczkowski ise mevcut parlamento çoğunluğunun seçtiği bazı üyeleri mahkemenin çalışmalarına katmadı. Yeni üyelerin bir bölümü bunun üzerine cumhurbaşkanının önünde değil, parlamento yöneticilerinin huzurunda yemin etti. Bir taraf bu yöntemi geçerli sayarken diğer taraf anayasanın açıkça çiğnendiğini savundu.
Tusk, müdahaleyi savunurken hukuk devletini yeniden kurmanın zor ve sancılı bir süreç olduğunu, kararlı adımlar gerektirdiğini ve “başka yol bulunmadığını” söyledi. Bu sözler, liberal olağanüstü hâl mantığını ele veriyor: Amaç doğru ilan edildiğinde yöntemin hukukiliği ikinci plana itiliyor. Hukuk, hukukun dışına çıkarak kurtarılmaya çalışılıyor.
Tusk’un ulusa seslenişinde Rusya yanlısı çevreleri ve internet botlarını gündeme getirmesi de dikkat çekicidir. Böylece anayasal yetki ve hukuk tartışması güvenlik alanına taşınmakta; hükümetin yöntemlerine karşı çıkanların Rusya’nın etkisine açık gösterilebileceği bir siyasal zemin hazırlanmaktadır. Atlantik düzeninde sıkça görülen bu yöntem, içerideki meşru itirazı dış düşmanla ilişkilendirerek etkisizleştirmeye dayanır.
Brüksel’in Hukuk Devleti İki Hükümete Aynı İşlemiyor
Avrupa Birliği, Hukuk ve Adalet Partisi döneminde Polonya’ya günlük para cezaları uyguladı; milyarlarca avroluk fonlara erişimi kısıtladı ve ülke hakkında Avrupa Birliği Antlaşması’nın 7. maddesi kapsamında süreç yürüttü. Bu yaptırımların önemli bir bölümü yargı bağımsızlığının zedelenmesi gerekçesine dayanıyordu.
Tusk iktidara geldikten sonra Brüksel’in tutumu hızla değişti. Avrupa Komisyonu Şubat 2024’te hükümetin attığı ve atmayı taahhüt ettiği adımları yeterli görerek Polonya’nın 137 milyar avroya kadar Avrupa Birliği kaynağına erişmesinin önünü açtı. Bu karar, Anayasa Mahkemesi sorunu çözülmeden ve yeni düzenlemelerin sonuçları görülmeden alındı.
Şimdi Brüksel’in desteklediği hükümet döneminde, hukuki dayanağı ciddi biçimde tartışılan bir işlemle Anayasa Mahkemesinin yönetimi değiştiriliyor. Polis yeni fiilî durumu koruyor; birbirini tanımayan iki yargı yönetimi ortaya çıkıyor. Buna rağmen bu yazı hazırlanırken Avrupa Birliği kurumlarından, önceki hükümete gösterilen sertliğe denk bir tepki gelmiş değildi.
Bu sessizlik tesadüf değildir. Avrupa Birliği açısından “hukuk devleti”, bütün ülkelere ve hükümetlere eşit uygulanan değişmez bir ölçü olmaktan çok, üye devletleri Birliğin siyasal çizgisinde tutmanın aracına dönüşmüştür. Brüksel’le uyumlu hükümetlerin sınırları zorlayan müdahaleleri “demokrasiyi onarma” sayılırken Avrupa Birliği’nin yönelimleriyle çatışan hükümetlere fon kesintisi ve siyasal baskı uygulanmaktadır.
“Kurallara dayalı liberal düzen” denilen sistemin gerçek kuralı böylece ortaya çıkıyor: Kurallar, düzenin egemenleri bakımından elverişli sonuç verdiği sürece kutsaldır. Sonuç değiştiğinde kural yeniden yorumlanır, askıya alınır veya başka bir kuralla etkisizleştirilir.
Sorumlulukları Eşitlemeden İki Egemen Blok
Polonya’daki çatışmayı “demokratlar ile otoriterler” arasındaki basit bir mücadele olarak görmek yanıltıcıdır. Ancak bu, bugünkü somut müdahalenin sorumluluğunu iki tarafa eşit biçimde dağıtmak anlamına da gelmemelidir. Mevcut krizde fiilî durumu değiştiren taraf Tusk hükümetinin desteklediği liberal bloktur.
Hukuk ve Adalet Partisi; muhafazakâr, milliyetçi ve toplumsal haklar konusunda gerici bir çizgi izledi. Yargıyı parti denetimine alma girişimleri, göçmenlere ve farklı yaşam tarzlarına karşı politikaları savunulamaz. Avrupa Birliği ile egemenlik tartışmaları yaşamasına rağmen NATO’ya, ABD’ye ve silahlanma politikalarına sıkı biçimde bağlıdır. Bu nedenle Brüksel’le çatışması, partiyi kendiliğinden antiemperyalist veya halkçı yapmaz.
Donald Tusk’un liberal koalisyonu ise Avrupa Birliği kurumları, uluslararası mali sermaye ve Atlantik düzeniyle daha doğrudan uyumludur. “Avrupa’ya dönüş” söylemiyle iktidara gelen bu blok, hukuk devletini yeniden kurma iddiasını devlet aygıtındaki hâkimiyetini genişletmenin aracına dönüştürmektedir.
Bir tarafta muhafazakâr-milliyetçi sağ, diğer tarafta liberal-Avrupacı merkez vardır. Her iki blok da emperyalist-kapitalist düzenin ve NATO sisteminin içindedir. Fakat aralarındaki kavga önemsiz değildir: Brüksel, kendi çizgisiyle uyumlu liberal bloğu destekleyerek Polonya’nın anayasal düzeninin biçimlenmesine doğrudan ağırlık koymaktadır. Bu nedenle yaşananlar yalnızca iki yerli parti arasındaki iktidar kavgası değil, aynı zamanda millî egemenlik sorunudur.
Polonya’yı Şimdi Ne Bekliyor?
Anna Korwin-Piotrowska, Anayasa Mahkemesi genel kurulunu 3 Kasım’da bütçe gündemiyle toplamayı planlıyor. Toplantının kimlerin katılımıyla yapılacağı, yeter sayının oluşup oluşmayacağı ve kararların diğer devlet organlarınca tanınıp tanınmayacağı belirsiz.
Adalet Bakanlığının Święczkowski ile Sochański’nin dokunulmazlıklarının kaldırılması yönündeki girişimleri krizi büyütebilir. Muhalefetin güvensizlik önergesinin sonuç vermesi için hükümet koalisyonundan destek bulması gerekiyor. Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında uzlaşma sağlanamazsa Polonya, yaklaşan seçimlere birbirinin meşruiyetini tanımayan iki devlet odağıyla girebilir.
Brüksel’in vereceği tepki de belirleyici olacaktır. Avrupa Birliği gerçekten hukuk devletini savunuyorsa Tusk hükümetinin yöntemlerini de önceki hükümete uyguladığı ölçülerle sorgulamak zorundadır. Sessizliğini sürdürürse “Avrupa değerleri” söyleminin, Birliğe uyumlu iktidarları koruyan siyasal bir ayrıcalık olduğu daha açık hâle gelecektir.
Polonya’da yaşananlar, liberal düzenin kendi çıkarları tehlikeye girdiğinde savunduğu ilkeleri nasıl askıya alabildiğini gösteriyor. PiS’in önceki hukuksuzlukları unutulmamalıdır; ancak geçmişteki hukuksuzluk bugünkü liberal darbeyi aklamaz.
Polonya halkının ihtiyacı Brüksel’in himayesi ile muhafazakâr sağın otoriterliği arasında seçim yapmak değildir. Çözüm; millî egemenliği sınıf siyasetiyle birleştiren, demokratik, kamucu ve emekten yana bağımsız bir halk seçeneğini örgütlemektir.
Kaynaklar
- Erkin Öncan, 31 Ekim 2026: https://x.com/i/status/2116416408288465046
- Reuters, 30 Ekim 2026: https://www.reuters.com/world/africa/polish-president-turns-back-senegal-trip-top-court-chief-suspended-2026-10-30/
- Reuters, 31 Ekim 2026: https://www.reuters.com/world/polands-president-accuses-tusk-forced-takeover-countrys-top-court-2026-10-31/
- Polonya Cumhurbaşkanlığı, 31 Ekim 2026: https://www.president.pl/news/statement-by-the-president-of-the-republic-of-poland-karol-nawrocki%2C129320
- Avrupa Birliği Adalet Divanı, C-448/23 karar özeti: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=oj:C_202602673
- Venedik Komisyonu, Polonya’da yargıçların yemin ve atama süreci hakkında görüş, Ekim 2026: https://www.coe.int/en/web/venice-commission/-/cdl-ad-2026-031-e
- Avrupa Komisyonu, Polonya’nın 137 milyar avroya kadar kaynağa erişimi hakkında açıklama, 29 Şubat 2024: https://ec.europa.eu/commission/presscorner/api/files/document/print/en/ip_24_1222/IP_24_1222_EN.pdf
- Birleşik Krallık Avam Kamarası Kütüphanesi, 2024 Fransa seçimleri ve hükümet süreci: https://commonslibrary.parliament.uk/research-briefings/cbp-10112/
* Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Yarınlar’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.