Türkiye’nin yakın tarihi, sağ retoriğin iddia ettiği gibi bir “milli beka destanı” değil; Kemalist Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı, devletçi ve aydınlanmacı barikatlarının Washington tezgâhlarında adım adım tasfiye edilişinin kanlı tutanağıdır. 1952’de NATO boyunduruğunun kabul edilmesiyle birlikte bu topraklar, emperyalist tekellerin ucuz işgücü deposu, Pentagon’un ise Avrasya ve Ortadoğu’daki ileri karakolu hâline getirildi.
Cumhuriyet’in halkçı omurgasını kıran yerli komprador burjuvazi, kendi sınıfsal iktidarını koruyabilmek için emperyalizmin en kirli gayrinizami harp aygıtını, yani Kontrgerilla’yı bizzat halkın üzerine sürdü. Ruzi Nazar’ın akıl hocalığı, Enver Altaylı’nın operasyonel kuryeliği, MHP’nin sokak cellatlığı ve Kurtlar Vadisi’nin ideolojik narkozu; tek bir sınıfsal amaca hizmet eden karşı-devrim şebekesinin farklı dişlileridir: İşçi sınıfının örgütlü yürüyüşünü ezmek, devrimci aydınlanmayı boğmak ve Türkiye’yi küresel sermayenin sömürge pazarı olarak tutmak.
Nazi Çamurundan CIA İstasyonuna: Ruzi Nazar ve Devşirilmiş Milliyetçilik
Tarihsel materyalizm, hiçbir olgunun sınıfsal bağlamından koparılarak anlaşılamayacağını söyler. Türk sağının “yerli ve milli” iddiasının arkasındaki sefaleti kavramak için Ruzi Nazar figürünü didiklemek şarttır.
II. Dünya Savaşı’nda Nazi üniforması giyerek Wehrmacht bünyesindeki Türkistan Lejyonu’nda Kızıl Ordu’ya karşı kurşun sıkan Nazar, Üçüncü Reich çöktüğünde savaş suçlusu olarak yargılanmak yerine CIA tarafından devşirilmiş tipik bir karşı-devrim aparatıdır. Nazar’ın 1959-1971 yılları arasında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Askeri Ataşeliği üzerinden yürüttüğü faaliyetlerin tek bir hedefi vardı: Mustafa Kemal’in anti-emperyalist mirasını tahrif etmek ve halkın bağımsızlık refleksini, Amerikan çıkarlarına amade bir antikomünist histeriye dönüştürmek.
İşte Enver Altaylı, bu Nazi artığı CIA imalatı tezgâhın doğrudan yetiştirmesidir. Altaylı’nın MİT içindeki yükselişi, Alparslan Türkeş’in yanı başında edindiği ağırlık ve Hergün gazetesinin yayın çizgisindeki operasyonel rolü; Türk burjuvazisinin devleti nasıl Pentagon’un yerel şubesine dönüştürdüğünün suçüstü belgesidir. Sözde “Turan” hayalleri kuranlar, özünde Rockefeller’ın petrol kuyularının, Amerikan silah kartellerinin ve TÜSİAD patronlarının bekçiliğini yapmıştır.
Savcı Doğan Öz’ün Teşhisi ve MHP Kampları: Sermayenin Kanlı Zırhı
1970’ler Türkiye’sinde sınıf mücadelesi en keskin evresindeydi. 15-16 Haziran’da Kocaeli-İstanbul hattını sarsan işçiler, Tariş ve DGM direnişleri, toprak işgalleri yapan köylüler, üniversitelerde bağımsızlık bayrağı açan devrimci gençler; kapitalist sömürü düzenini temellerinden dinamitliyordu.
TÜSİAD ve işbirlikçi sermaye, yükselen işçi sınıfını burjuva hukukunun sınırları içinde durduramayacağını anladığında NATO’nun “Stay Behind” aygıtı doğrudan sahaya indi. MHP çatısı altında açılan “Komando Kampları”, vatan savunması için değil; grev kırmak, devrimci işçi önderlerini tasfiye etmek ve aydınları katletmek için kurulmuş paramiliter eğitim merkezleriydi.
Bu kanlı gerçeği hayatı pahasına deşifre eden Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, 1978 yılında Başbakanlığa sunduğu tarihi Kontrgerilla Raporu’nda bu kirli mekanizmayı şöyle kayda geçirmişti:
“Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni kurmak ve bu düzeni yürütmektir. Bu amaca ulaşmak için devlet aygıtının tüm olanakları kullanılmakta, MHP’li ve Ülkü Ocaklı kadrolar bu doğrultuda yönlendirilmektedir. Kontrgerilla, Genelkurmay Harp Dairesi’ne bağlı olarak çalışmaktadır.”
Doğan Öz bu raporu yazdıktan kısa süre sonra, 24 Mart 1978’de kontrgerilla tetikçileri tarafından pusuya düşürülerek katledildi. Bahçelievler’de boğularak öldürülen 7 TİP’li gencin, Maraş ve Çorum’da sınıf bilincini kırmak için kışkırtılan mezhepçi provokasyonların, Abdi İpekçi ve Cavit Orhan Tütengil cinayetlerinin arkasındaki el aynıydı.
Bütün bu tertibin sınıfsal bilançosu 12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesi oldu. Dönemin TİSK Başkanı Halit Narin’in darbeden hemen sonra sarf ettiği “Bugüne kadar işçiler güldü, biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde” sözü, Altaylıların ve paramiliter komandoların kime hizmet ettiğini tescilleyen sınıfsal itiraftır. Faşist cunta; Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın hazırladığı, Türkiye’yi küresel finans kapitalin açık pazarı yapan 24 Ocak Kararları’nı grevleri yasaklayarak, sendikaları kapatıp solcuları zindanlara doldurarak hayata geçirdi. Komandoların döktüğü her damla kan, Türkiye işçi sınıfının sırtına vurulan neoliberal prangaların harcı oldu.
Kurtlar Vadisi: Mafya-Gladyo Enkazını Aklayan İdeolojik İllüzyon
12 Eylül silindiri solun üzerinden geçtikten sonra, Kontrgerilla tasfiye edilmedi; aksine uyuşturucu trafiğini, çek-senet mafyasını ve faili meçhul cinayetleri yöneten Susurluk çetesine evrildi. 1996’da bir kamyona çarparak dağılan devlet-mafya-siyaset lağımının, ezilen ve geleceksiz bırakılan halk kitlelerine “kahramanlık destanı” olarak yeniden yutturulması gerekiyordu.
İşte Kurtlar Vadisi, tam da bu çürümenin ideolojik üst yapı aygıtı olarak ekranlara sürüldü:
- Sınıfsal Çelişkinin Gizlenmesi: Dizi, sınıflar mücadelesini ve NATO tahakkümünü kasten buharlaştırdı. Bütün toplumsal tabloyu “devlet için kurşun sıkan vatansever fedailer ile küresel baronların kapışması” masalına indirgeyerek halkın bilincini felç etti.
- Lümpen Şiddetin Kutsanması: Fabrikalarda asgari ücrete mahkûm edilen, taşeronlaştırılan gençliğe; Polat Alemdar veya Süleyman Çakır figürlerinin mafyatik şiddeti birer kurtuluş reçetesi gibi sunuldu. Çeteciler, tetikçiler ve Özel Harp artıkları birer “halk kahramanı” mertebesine yükseltildi.
- Kontrgerillanın Rasyonalize Edilmesi: Dizideki Aslan Akbeyler, İskender Büyükler ve Ünsal Kemaller; devlet mekanizmasının halkı korumak adına “hukukun dışına çıkabileceği” yalanını kitlelere kabul ettirdi. Oysa o “devlet” dedikleri mekanizma, Koçların, Sabancıların kâr oranlarını ve Amerikan üslerini koruyan burjuva diktatörlüğünden ibaretti.
Kurtlar Vadisi, Gladyo’nun kanlı sicilini estetize ederek gençliğin sisteme duyduğu öfkeyi milliyetçi-şovenist kanallara tahliye eden bir psikolojik harp operasyonuydu.
Yeşil Kuşak’tan FETÖ Kumpaslarına: Tetikçi Değişir, Pentagon Değişmez
1990’larda Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte emperyalizm, Türkiye’deki kontrgerilla tertibini güncelledi. Soğuk Savaş’ın kaba antikomünist sokak çetelerinin yerini, devletin kılcal damarlarına sızdırılan ve “Ilımlı İslam” ambalajıyla pazarlanan Fethullahçı Gladyo aldı.
Enver Altaylı’nın kariyer çizgisi, bu dönüşümün en somut kanıtıdır. 1970’lerin komando hamiliğinden 2000’lerin FETÖ-CIA kuryeliğine uzanan hat bir kırılma değil; emperyalizme bağımlılıkta kesintisiz bir istikrardır. Nitekim Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bağımsızlıkçı, cumhuriyetçi ve anti-emperyalist unsurlar tasfiye edilirken masanın arkasındaki koordinatörlerden biri yine Altaylı’ydı.
Eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’nde şüpheli ölümünden hemen önce kaleme aldığı notlarda; Enver Altaylı’nın CIA istasyon şefleriyle kurduğu doğrudan bağı ve FETÖ okullarının Orta Asya’daki Amerikan istihbarat üssü olarak nasıl örgütlendiğini açıkça ifşa etmesi, bu şebekenin sınıfsal ve örgütsel mahiyetini ortaya seren yalın bir belgedir.
Bugün Altaylı’nın cezaevinde olması çarkın durduğu anlamına gelmez. Sermaye düzeni ayakta kaldığı, Türkiye NATO prangasından kurtulmadığı müddetçe Gladio sadece gömlek değiştirir. Dün sokak tetikçilerini, ardından FETÖ’cü savcıları kullanan merkezler; bugün holdingleşen tarikatları ve yeni şovenist odakları yedekte tutmaktadır.
Karşı-Devrimin Bütün Barikatlarını Yıkmak
Enver Altaylı şahsında somutlaşan Ruzi Nazar-CIA-Gladio-MHP hattı; vatanseverlik değil, emperyalizme tam teslimiyetin ve sermaye kompradorluğunun tarihidir.
Mustafa Kemal’in “Tam Bağımsızlık” iradesi, ancak ve ancak kapitalist sömürü mekanizması parçalandığında ve emperyalist askeri paktlar tarihin çöplüğüne atıldığında gerçek anlamına kavuşacaktır. Çözüm; televizyon ekranlarında pazarlanan mafya illüzyonlarında ya da devlet koridorlarındaki klik çatışmalarında değil; fabrikalarda, tarlalarda ve kampüslerde örgütlenen işçi sınıfının ve devrimci halkın iradesindedir.
NATO dağıtılacak, üslerin kapılarına kilit vurulacak, komprador sermayenin tahakkümüne son verilecek ve bağımsız, kamucu, sosyalist cumhuriyet mutlaka kurulacaktır.
Tarihin Hükmü ve Gerçek Yurtseverlik
Altaylıların, Pentagon istasyon şeflerinin ve komprador sermayenin “vatan” dediği şey; limanlara yanaşan Amerikan filoları, Anadolu topraklarına çakılan NATO üsleri, holding kasaları ve emekçinin sırtındaki sömürü çarkından ibarettir. Onların kurduğu bu kanlı Gladio düzenine kafa tutan devrimcileri “hain” ilan edenlere karşı en yalın yanıt, Nâzım Hikmet’in 1962’de egemenlerin yüzüne çarptığı o tarihsel manifestoda saklıdır:
Eğer vatan yabancı üsler, patronların kârı ve halkın iliğini kurutan bu sömürü nizamıysa; devrimciler o “vatana” düşman kalmayı, tam bağımsız ve sınıfsız bir ülke kurma kavgasıyla sürdürecektir. Televizyon dizilerinin sahte raconları ve karşı-devrimin karanlık tetikçileri değil; bu topraklara gerçek bağımsızlığı getirecek olan işçi sınıfının örgütlü mücadelesi tarihin son sözünü söyleyecektir.