6 Şubat depremleri, Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. On binlerce insanımızı kaybettik. İlk saatlerden itibaren yaşanan koordinasyon eksiklikleri, arama kurtarma çalışmalarındaki gecikmeler, kurumlar arasındaki dağınıklık ve kamuoyunda uzun süre tartışılan uygulamalar, toplumun devlete duyduğu güveni derinden sarstı. İnsanlar, çareyi birbirinde aradı; gönüllülerde, sivil toplum kuruluşlarında ve dayanışmada buldu. Çünkü büyük felaketlerde insanların tutunabileceği en önemli güç, birbirlerine duydukları güvendir.
Bugün ise aynı dayanışma ruhunu hedef alan yeni bir tabloyla karşı karşıyayız. Hakkında soruşturma yürütülen kişilerle ilgili yargı süreci tamamlanmadan sosyal medya mahkemeleri kuruluyor. Binlerce anonim hesap aynı dili kullanıyor, aynı hedefleri gösteriyor ve aynı algıyı oluşturmaya çalışıyor. Mahkemeler karar vermeden insanlar suçlu ilan ediliyor, kamuoyu dijital linç kampanyalarıyla yönlendirilmeye çalışılıyor.
Deprem günlerinde milyonlarca vatandaş hiçbir siyasi hesap yapmadan vicdanının sesini dinleyerek yardım kampanyalarına destek verdi. Kimi Ahbap’a, kimi AFAD’a, kimi Kızılay’a, kimi başka yardım kuruluşlarına bağış yaptı; gönüllü oldu, elinden geleni yaptı. Bugün devam eden hukuki süreçler üzerinden o gün dayanışma duygusuyla hareket eden milyonlarca insanı töhmet altında bırakmaya çalışmak doğru değildir. Suç varsa bireyseldir; dayanışmayı suç gibi göstermek ise toplumsal vicdana zarar verir.
Kim suç işlemişse elbette hukuk önünde hesap vermelidir. Kamu kaynaklarını kötüye kullanan da, güveni istismar eden de hukuk önünde hesap vermelidir. Bizim için kişinin kim olduğu değil, hakikatin ne olduğu önemlidir. Dostumuz da olsa eleştiririz, yakınımız da olsa eleştiririz. Ancak hukuk başka, linç başka şeydir. Delil başka, propaganda başkadır. Adalet başka, troll ordularının yürüttüğü kampanyalar bambaşka bir şeydir.
Daha da dikkat çekici olan ise bu hesapların gösterdiği çifte standarttır. Bugün adalet adına en yüksek sesi çıkaranların önemli bir bölümü, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan kritik gelişmelerde aynı duyarlılığı göstermedi. FETÖ devletin kurumlarına yerleşirken, Ergenekon ve Balyoz kumpasları kurulurken, PKK ile yürütülen açılım süreci tartışılırken, Habur görüntüleri yaşanırken, “TC” ibareleri kamu kurumlarından kaldırılırken, Andımız kaldırılırken ya sessiz kaldılar ya da iktidarın politikalarını desteklediler. NATO politikaları, ülkenin bağımsızlığını ilgilendiren gelişmeler ve emperyalist müdahaleler karşısında da aynı kararlılığı görmek çoğu zaman mümkün olmadı.
Aynı çevrelerin kadın cinayetlerinde, uyuşturucunun gençliği kuşatmasında, sağlık çalışanlarına yönelik şiddette, kamusal varlıkların özelleştirilmesinde, ekonomik krizde ve toplumun geleceğini ilgilendiren birçok konuda aynı hassasiyeti göstermemesi ise dikkat çekicidir. Gündemleri çoğu zaman hakikat değil, kendilerine verilen siyasi ajandadır.
Sosyal medyada oluşturulan bu dijital infaz düzeni yalnızca hedef alınan kişilere zarar vermiyor; hukuka da zarar veriyor. Mahkemelerin yerini etiketler, delillerin yerini sloganlar, hukukun yerini ise algı operasyonları almaya başlıyor. Oysa hukuk, sosyal medya kampanyalarıyla değil, bağımsız mahkemelerde ortaya konulan delillerle işler.
Hakikatin tarafında olmak kolay değildir. Çünkü hakikat ne iktidara ne muhalefete göre değişir. Adalet de kişiye göre uygulanamaz. Türkiye’nin ihtiyacı; algı operasyonları değil hakikat, dijital linç değil hukuk, troll orduları değil adalettir.
Bugün başkaları için kurulan dijital darağaçları, yarın onları kuranları da yutacaktır. Çünkü hukukun sustuğu yerde troller konuşur; trollerin konuştuğu yerde ise adalet değil, yalnızca korku hüküm sürer.