Bundan üç yıl önceki bir yazımda günümüzde bilgi konusu ile ilgili şunları yazmıştım:
“’İletişim çağı’ masalı ile insanlık, karadelik gibi her şeyi kendine çeken bir bilgi çöplüğünün içine çekildi. Her gün milyarlarca ‘akıllı’ telefon, internet, tv kanalıyla dünyaya yayılan denetimsiz sahte ve yalan bilgiler, dört yanımızı kuşatmış durumda. Bu çöplük bilgiler, neredeyse kendi doğamızın, kendi özümüzün düşmanı haline getirdi bizi. Ne tarafa dönsek üstümüze üstümüze gelen bu şişirme, parlatılmış kof bilgi yığını adeta bir bilgi obezliği yaratmış durumda. Yararlı bilgiyi de zararlıya dönüştüren bu zihinsel obezlik, tıpkı aşırı, şişirilmiş, abartılmış ilginin, sevginin bir noktadan sonra nefrete dönüşmesi gibi, insanı bezginlik, bıkkınlık noktasına getirmektedir.” (…)
Gerçeğin bilimsel bilgisiyle sahte ve yalan bilginin birbirine, at izinin it izine karıştığı, dolayısıyla ‘bilgi’ ile bilimin ve bilimselliğin birbirinden daha da çok ayrıştığı günümüz gerçekliğinde bu çöplük sefaletini durup bir iyice düşünmek gerekiyor. Örneğin İslamın b/ilime verdiği önemi vurgulayan Hz. Ali bugün yaşasaydı acaba nasıl bir öğüttü bulunurdu? Bilgi ile bilimin birbirine çok yakın hatta aynı önemde olduğu o çağda ‘İlim Çin’de de olsa öğren’ derken bugün şunu da eklemek zorunda kalmaz mıydı buna?: ‘Hakikatin bilimsel bilgisi ile sahte ve yalan bilgiyi ayırdetmenin yolunu, yöntemini öğrenmek, bilimin kendisini öğrenmek kadar önemlidir.’”
Okumalarım, gözlemlerim ve yakın çevremdeki insanlarla yaptığım tartışmalarda bir çok ilginç örneklerine tanık olduğum ve Bilgicilik olarak adlandırdığım anlayışı düzeltmenin yolu yöntemi, panzehiri ne olabilir? Doğru-yanlış, gerçek-yalan fark etmez, birbiriyle ilintisiz, sistemli bir bütünlük oluşturmaktan uzak, adeta bir çuvala patatesler gibi doldurulan bilgiler, beyne, akla hamallık yaptırmaktan başka neye yarar?
Bilgi her şey, bilim, hakikat, toplumsal, insani amaç ve bütün bunlar için mücadele hiç bir şey!” mantığıyla özetlenebilecek yığma bilgicilik, küreselci neoliberal projenin ideolojik nitelikli temel bir ögesidir. Sınıf mücadelesinin, sosyalizmin, köklü toplumsal devrimlerin, antiemperyalist, ulusal bağımsızlık davalarının “sona erdiği”, dolayısıyla bilginin de dünyayı değiştirmeye değil bir tür fanteziye, gösteriş malzemesine dönüştüğü, eğlencelik söz oyunlarına, laf ebeliğine hizmet eden, birey odaklı, toplumsalı dışlayan bir “bilgicilik”, bilgi yarıştırma kültürü!..
***
Bir çuval patates misali bu yararsız bilgi yığınını yararlı bilgiye çevirmenin anahtarı, yöntemi ya da dinamiği nedir? Bunun yanıtı, her biri tek başına kirli bilgi olmasa, bilimsel, doğru bilgi olsa bile, birbiriyle ilintisiz, gerçekliğin ancak bir bölümünü yansıtan bu bilgi parçalarını Bilinç dediğimiz bir düzeye yükseltmek, böyle bir niteliğe dönüştürmektir. Başka deyişle, bütün bu parça-bölük bilgileri ulusal-toplumsal ve insani bir amaç doğrultusunda sistemli bir bütünlüğe kavuşturup, hayatı değiştirecek bir niteliğe, bir enerjiye yükseltmektir.
Bilgi ile bilinç arasında hem bir devamlılık ilişkisi, hem de önemli bir niteliksel farklılık ve karşıtlık vardır. En geniş anlamda söylersek, bilgi ne için edinilir ya da bilgiye neden ihtiyaç duyulur sorusunun karşılığıdır bilinç. Kısa veya uzun erimde bilince dönüşmeyen sistemsiz ve derinliksiz bilgi, anlamsız, boş bir bilgi yığınıdır; belleğe yüktür, zihni yoran işlevsiz söz ve tümceler toplamıdır. Bilginin, edindiğimiz bilgi, yetenek ve etik, estetik değerler birikiminin işlevsel amacı, zorunlu olarak dünyayı, toplumu değiştirmeye yönelik sistemli, bütünlüklü hale gelmesi ve toplumsal, insani ideallere hizmet eder bir içerik ve biçime dönüştürülmesidir.
Bilimsel bilginin, Temel Bilimler, Sosyal Bilimler, Tıb gibi çeşitli uzmanlık alanlarına bölünse de, bu bilim dallarının kendi iç bütünlüğünün de üstünde, doğal ve toplumsal gerçekliğin daha üst ve karmaşık açıklamasını içeren bir bütünlüğü vardır. İşte bilinç, ya da aydın bilinci, tavrı dediğimiz şey, bu bütünlüğü kavramanın ve onun hayatı, daha iyi ve güzel bir dünya yaratmak için değiştirme arzusu, tutkusu ve sorumluluğunun adıdır.
Bireyin ulusal ve toplumsal sorumluluklardan, insani ve toplumsal ideallerden kopartıldığı, ideolojinin tu-kaka edildiği son 30-40 yıllık serbest piyasacı süreçte, aydın misyonu adeta bilgi depolama ve bilgiçlik yapma, amaçsız entelektüel gevezelik ve fantezi üretme ya da bilgi satma eylemine dönüştü. Potansiyel olarak aydın niteliği taşıyan, yani bilgisi, birikimi, ulusalcı, vatansever duyarlılığı ve tavrıyla halkını aydınlatan, ona yol gösteren roller üstlenmesi gereken çoğu kişi, yığma bilgiciğin ve kirli bilginin tuzağına düşerek bu görevini yeterince yerine getirmekten uzaklaştı.
Çünkü, aydın tanımı konusunda, dolayısıyla bilgi ve bilinç farkı konusunda ciddi bir kavrayış erozyonu, bir sığlaşma ve gerileme sözkonusudur. İnsanlar daha üst, nitelikli bir bilgi üretme düzleminden, bireyciliğin yüceltilmesiyle daha sıradan, daha bencilce bir bilgiyle yetinme düzlemine sürüldü. Üstelik neredeyse bilgi ile bilinç arasındaki niteliksel fark gözlerden kaçırıldı ve aşındırıldı. Bu, Türk Devrimine, Türk aydınına ve devrimci, sosyalist bilinç ve duruşa karşı en sistemli ve önemli gerici ideolojik operasyonlardan biriydi.
***
Türk Devriminin Namık Kemallerden bu yana 150 yıllık tarihinde, eğitimli ve çağdaş bilimin verilerinden nasibini almış kişiler, genellikle iki ana eğilim gösterdiler. Birinci eğilim, Batı kaynaklı çağdaş bilgileri, toplumu aydınlatmaktan çok, öncelikle Batı kültürüne teslim olarak yaşadıkları yabancılaşma noktasından toplumu aydınlattığı yanılgısındaydı. Gerçekte ise, kendi ayrıcalıklı konumlarını korumanın üstünlüklerini bir rant, bir fantezi ve gösteriş aracı olarak kullanmayı tercih ettiler. Tanzimatçı aydın dediğimiz aydın, daha doğrusu aydınımsı tiplerdi bunlar.
İkincisi ise, başta Namık Kemal olmak üzere, Yeni Osmanlılar’ın başlattığı, daha sonra Jön Türkler ve Kemalistler olarak çağın gerçeklerine ve Türk Devriminin ihtiyaçlarına göre değişim geçiren antiemperyalist, toplumcu dalgaydı. Türk Devriminin yüz yıllık bütün büyük atılımları bu ulusalcı ve toplumcu damarın içinden gelişti. İşte bu devrimci dalganın öncüsü Jön Türkler, bütün bilgisini, emeğini, yaşamını Türk Devrimine ve toplumu aydınlatmaya adayan “fedai” insanlardı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Süavi, Ahmet Rıza, Mustafa Kemal, Bahaddin Şakir, Ömer Naci, Mehmet Akif, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Talat Paşa, Enver Paşa, Hüseyinzade Ali, M. Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Şefik Hüsnü, Ahmet Ağaoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, entelektüel bilgiyi bilince dönüştüren fedai karakterin önde gelen kişilikleridir. Suphi Karaman, Talat Aydemir gibi genel olarak 27 Mayıscılar, Doğan Avcıoğlu’nun öncülük ettiği Yön Hareketi ve en son 68’liler, Jön Türk fedai karakterin en son temsilcileridir.
***
Bilgi nedir, genel olarak bunu biliyoruz; bilinç ya da bilinçli olma hali ise, en başta belirttiğimiz gibi, ne yaptığımızı, neden yaptığımızı bilme, sorumluluk alma ve çevreyi, toplumu bu konuda etkileme çabası, hayatı değiştirme iradesi ve kararlılığıdır. İşte aydın tanımının kaynağında bu nitelikler vardır. Entelektüel ise, genel olarak veya belli uzmanlık alanlarıyla ilgili ürettiği nesnel bilgilerini, ideolojik bir taraf olmadan isteyene, bir özel kuruluşta veya devlette ücretli çalışan olarak veya bağımsız üretip ücretle sunan kişidir.
Bilgi, belli bir bilince dönüştürülüp, toplumu değiştirme amacıyla kullanılmadığı için, gerçeğin bilgisi bile olsa zamanla kirlenmekte, kokuşmakta, bozuluma uğramaktadır. Kuşkusuz bu düşünce ve tartışmanın alanı, daha çok tarih, sosyoloji, siyaset, sanat-edebiyat gibi toplumsal içerikli bilimlerdir. Sözkonusu kirli bilgi, pratiğin, toplumsal deneyimin içinde artık kendini yenilemeyip bilimsel içeriğini yitirdiği gibi, ideolojik olarak emperyalizmin ve gericilerin bilinçli olarak ürettiği kirli bilginin bir parçası, bileşeni haline gelmektedir.
Emperyalizmin bilinçli çabası deyince, hemen bilincin ikili, iki yanlı doğası ortaya çıkar. Herşeyde ikili bir yan, ikili bir yapı olduğu gibi bilincin ikili bir yapısı, doğası vardır: Emperyalist ve gerici sınıfların bilinci, antiemperyalist, toplumcu ve devrimci sınıfların bilinci. Dolayısıyla, bilinç deyince ister istemez sistemli ve bütünlüklü bir özelliğe sahip karşıt ideolojik alanların bilincine varıyoruz. Özetle, niyetimiz ne olursa olsun bilincin, en başta, mevcut toplumsal durumu, dünyayı, devrim yönünde mi, karşıdevrim yönünde mi ne yönde değiştireceğimiz açısından doğrudan veya dolaylı, ideolojiyle temelden bir bağı vardır.
***
Baştan beri belirttiğimiz Bilgili Bilinçsizlik hali, gerçekte öğretilmiş, öğrenilmiş cehaletten başka bir şey değildir. Dolayısıyla, çağın en ileri, en son bilgilerini bile içerse, bilinçli bir niteliğe dönüşmeyen bu bilgi yığını, cehalete, algı operasyonlarına, bunların etkin bir ögesi olan şarlatanlığa ve hödüklüğe (görgüsüz yarım bilgiliye) ve bütün bunların bileşimi trol gürültüsüne karşı bir yanıt, gerçeği, doğruyu temsil eden etkili bir karşılık olamaz. Aksine, eldeki bu yararlı bilgiler de belli koşullarda şarlatanlık, trollük malzemesine dönüşebilir. Çünkü, karşı taraf, yani emperyalizm ve işbirlikçi iktidarlarının en temel taktiği nasıl siyasal ve toplumsal olarak Atatürkçü devrimci güçleri maddi olarak bölerken, düşünsel ve duygusal planda da bütünleşmelerini önleyecek “kültürel emperyalizm” dediğimiz planları uyguluyor.
Yani emperyalizm, emperyalist kültür, bilgicilik yapmıyor, karşı taraftaki bilgicileri kendi gerici bilinciyle oluşturduğu plan ve projelerin kullanışlı elemanı, piyonu yapıyor. Emperyalizm bilgici şarlatanlığı, hödüklüğü devşirdiği ve satın aldığı entellere, kullanışlı elemanlara yaptırıyor. Kuşkusuz, bu vesileyle şunu söyleyebiliriz: Atatürkçü, sosyalist, aydınlanmacı, antiemperyalist kesimlerin dağınıklığının, bir türlü büyük tehlikenin karşısında birleşememesinin gerisinde bilgici ama bilinçsiz anlayış ve tavır yatmaktadır.
Emperyalizmin strateji ve planların merkezinde şu vardır: Biliyorlar ki, küresel iletişim ya da “bilgi çağı”nda bilgiye ulaşım önlenemez. Ama gerçeklerin, bilimsel bilgilerin içine, bir kavanoz bala bir kaşık zehir katmak gibi, iyi tasarımlanmış, zoka rolü oynayacak bir miktar sahte, yani yalan, çarpık bilgi katarsak, aynen zokayla avlanan balık misali milyonlarca insanı avlar ve güderiz diye düşünmektedirler. Evet bugün, emperyalizme karşı direnme, savaş; büyük çoğunluğunu onların denetimindeki bilim insanlarının ürettiği, onların teknolojisiyle dünyaya pazarlanan, bizim henüz üretemediğimiz ama çağdaş yaşamın vazgeçilmez ihtiyacı olan bilgiye karşı çıkarak, onu kullanmaktan kaçarak başarılı olmaz. Aksine, onların denetiminde üretilen bilimsel bilgiyi, kendi ulusal ve toplumsal gerçekliğimizde yeniden yorumlayıp yeniden üreten bir bilinçle ele almalıyız. Bilinç dediğimiz yeti, sorumluluk, erdem, işte tam da burada anlam ve önem kazanıyor.
***
Olaylar ve sorunlarla ilgili daha kapsamlı, sistemli ve derinlikli bilgiler içeren ve bu bütünlüklü niteliğiyle bilinç oluşturmada tayin edici rol oynayan en önemli araç tartışmasız kitaptır. Kitap deyinde, ister kağıda yazılmış, ister digital olsun farketmez, önemli olan bir konuda, yarım yamalak, parçalı, eklektik bilgiyle kendini kandırmak değil, bütünsel bilgiye ulaşmaktır. Günümüzde kitap okumanın olağanüstü düşmesinin önemli bir nedeninin, ekonomik, kağıt ve basım fiyatlarının yükselmesinden çok, sözkonusu emperyalist, gerici proje ve onun uzantısı Siyasal İslamcı karşıdevrimin bilim ve aydınlanma karşıtı strateji ve siyasetleri olduğunu unutmayalım.
Kitap okumanın -tabii ki bilimsel bilgiye ve çağdaş estetik ve sanatsal ilkelere dayanan- gerilemesinde internet ve cep telefonunun ve kitap fiyatlarında büyük artışın etkisi büyük. Ancak, bana göre insanları kitap okumaktan uzaklaştıran, ne fiyatlar, ne dijital teknolojidir. Asıl büyük etkiyi oluşturan şey, cep telefonuna hapsedilen tüketici kullaşmanın günübirlik, çerezlik, hap niteliğindeki, sığ, bütünlüksüz, fantezi malzemesi bilgilerle oyalanmasını amaçlayan, toplumsal duyarlılıktan uzaklaştırılmış ve bireycileşmiş insan gerçeğimizdir.
Bütün bu bağlam ve anlamlarda sistemli düşünen ve ulusal-toplumsal bir sorumlulukla belli bir bilince ulaşmış bilgi ve sorumlulukla tartışan aydının karşısında, adeta bir şarlatan, hödük, zübük ve öğretilmiş cahillikler ordusu yer alıyor. Bazen öyle oluyor ki, İmamı Azam Ebu Hanife’nin şu ironik sözünü anımsıyor insan: “Cahillerle yaptığım her tartışmada yenildim.”
Bu tanımlamalar, asla kimseyi hedeflemeyen, kendim dahil herkeste olabilen, günümüze özgü olumsuz düşünce ve davranışları ifade ediyor. Yani bu özelliklerin simgelediği, kirli, yarım, sığ ve toplumsal hiç bir amaç taşımayan bilgiciliğe, bilgiççe gösterilere vurgu yapmak istiyorum. Ama bu fikirleri anlama, kavrama yetisine ve belli bir sorumluluk bilincine sahip her eğitimli, okumuş yurttaşın, bu eleştirilerin de yardımıyla kendini sorgulaması gerekmiyor mu?
***
Kendimizi sorguladığımızda, bilinç ile toplumsal ideallerimiz arasındaki dinamik bağı düşündüğümüzde, 30, 40, 50 yıl öncesine göre çok daha fazla bilgiye ulaştığımız halde neden hâlâ cahil kaldığımızı ve bilinçliliğin gerektirdiği bütünlük ve etkinliğe ulaşamadığımızı daha iyi anlarız. 1960, 70 ve 80’lerdeki öncü-aydının etkisi ile sayıca çok daha büyük ve daha eğitimli bugünkü (potansiyel) aydını karşılaştırdığımızda, bilgi artışıyla nitelikli aydın tavrı arasında bir orantısızlık, hatta ters orantı olduğunu görürüz. Bunun nedeni ise, yukarıda “öğretilmiş”, “çok bilgili” cehalet olarak vurguladığımız kirlenme ve bozulmadır.
Öğretilmiş, ya da bilgili cehalet ile aydın ilişkisini tarihsel bağlamda biraz daha açalım isterseniz. Örneğin, 1910’larda ve 20’lerde, toplumu ilerletecek bilgi birikimini 100 farzedersek, bu bilgi ile bilinç arasındaki ilişki de % 80’dir, yani bilgi % 80 oranında bilince ve hayatı değiştirme eylemine taşınmıştır. Bu oran, 1960-70’lerde % 60-70’lere düşmüştür, yani devrimci bilinç ne kadar çabalasa da eldeki bilimsel bilgiyi, nesnel ve öznel bir çok engel nedeniyle hayata geçirememiştir. 1990’larda bu oran %50’lerin altına düşmüştür; yani bilinç bilginin çok gerisindedir ve giderek onu bilince dönüştürecek dinamik, devrimci bağ çok zayıfladığı için, bilgi, kapalı-durgun bir mekanda, bir gölde suyun birikip kirlenmeye başladığı gibi, bilgi de dinamik değiştirici, dönüştürücü enerjisini yitirerek bir fanteziye, bir oyun, eğlence aracına dönüşmektedir. Üstelik ve daha kötüsü, bu bilinç çöküşü ve çürüme ikliminde karşıdevrimin bilinçli eylemi başarı kazanmıştır.
Sonuç olarak; tarihe müdahale iradesi ve kararlılığı taşımayan, ya da günün biricik ihtiyacı olan, tarihi, toplumu değiştirecek derinlikte bir bilince ulaşmayan bilgi, ne kadar geniş, renkli, zengin olursa olsun, kendiliğinden, statükocu, ilkel, sıradancı bir davranıştan öteye geçemez. O nedenle Bilinç dediğimiz şey, insanın insanlaşma ve yetkinleşme hamlelerinin, yaratıcılığının, kendini ve doğayı değiştirme enerjisinin yoğunlaşmış biçimidir.
(*) Mehmet Ulusoy, “Bilgi Çöplüğü Olmak ya da Bilgiçlikteki Kofluk”, Çürümenin Saltanatı, Berfin Yayınları, 2025, s.158.
Yazarın Son Yazıları
- Bilgi ve Bilinç
- Kasantra’nın Çığlığı
- Direnen İran Neyi Simgeliyor?
- Çin Neden Sosyalist ya da Batı Tezgahına Takılı Kalanlar-1
- TÜRK SOSYALİZMİ, TÜRK RÖNESANSI VE DİL – 2
- TÜRK SOSYALİZMİ, TÜRK RÖNESANSI VE DİL – 1
- CEMİL MERİÇ VE SOL
- TÜRK DEVRİMİ VE SOSYALİZM DERSLERİ (2)
- TÜRK DEVRİMİ VE SOSYALİZM DERSLERİ (1)
- “EPSTEİN SKANDALI”: ABD’NİN TEPESİNDEKİ SAPIKLIK VE ÇÜRÜME